ÇERKESYA ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNDE ÖNEMLİ BİR BELGE: 1836 BAĞIMSIZLIK BİLDİRGESİ

Fatih’in 1453’de İstanbul’u fethetmesi, ardından Karadeniz üzerinde kurduğu hakimiyeti takiben, önce Kuzey Kafkasya’nın kıyı bölgeleri, sonra geniş bir zaman dilimi içinde iç kısımları Osmanlı’ya tabi oldu. Ancak bu reel bir bağlılık değil, nominal bir bağlılıktı.
Ruslar da 1500’lerden itibaren hayat sürdükleri kuzeyin bataklık bölgelerinden çıkmaya, dört yönde de topraklarını genişletmeye başlamışlardı. O döneme kadar güç kazanmış tüm merkezi yapıların yaptığı gibi Rus Çarlığı da sınırlarını alabildiğine genişletmek, hükmü altına aldığı toprak ve insanlarla gücüne güç, zenginliğine zenginlik katmak için şehvetle çevre coğrafyalara saldırıyordu. Sömürgeci niyetlerini “vahşi toplumlara medeniyet götürmek”, “sınır güvenliklerinin ihlalini engellemek” gibi gerekçeler uydurarak, kendisi gibi sömürgeci devletlerle savaşıp galip geldikten sonra imzaladığı anlaşmalara “bölgeyi kendisinin devraldığı” şeklinde ibareler ekleterek kendince işgalciliğine diğer devletler nezdinde meşruiyet de kazandırıyordu.
Ancak, güçlü devletlerin bu kapışmaları arasında ezilen ve en büyük zararı görenler ise henüz devletleşememiş halklar veya küçük, güçsüz devletler/bölge idareleri (hanlık, beylik, prenslik v.b.) oluyordu.
Ruslar, 18. yy’da güney sınırlarını Kafkasya’nın kapılarına dayamıştı.
Bu tarih diliminde Avrupa, Ortadoğu ve Ön Asya’daki büyük çekişmenin aktörleri İngiltere, Fransa, hızla genişlemekte olan Rusya ve gerileme dönemine girmiş Osmanlı ile bölgesinde ciddi bir güç olan İran’dı. Aslında birbirleriyle rekabet halinde olan İngiltere, Fransa, Osmanlı ve İran; Rusya’nın Hindistan, Basra Körfezi, Karadeniz, Akdeniz ve Boğazları hedef alan ilerleyişinden duydukları endişe nedeniyle, bu yürüyüşü engelleme fikrinde uzlaşıyorlardı.
***
Rusya’nın yükseliş, Osmanlı’nın gerileme sürecine denk gelen bu rekabette, Osmanlı’nın aldığı yenilgilerden biri sonrasında 1739 yılında imzalanan Belgrad Antlaşması ile Osmanlıya tâbi kabul edilen Kabartay bölgesi tarafsızlaştırılarak, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında tampon bölge olarak kabul edildi.
Ancak 35 sene sonra 1774 yılında gelen bir başka yenilgi sonrasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kabartay bölgesi Rusya’nın bir parçası olarak kabul edildi. Bu Rusya’nın değişmez taktiğiydi: önce koparıyor, sonra bağımsız yapıyor, daha sonra da yutuyordu. Nitekim Kırım da aynı senaryo ile ilhak edilmişti.
Tabii bu süreçler yaşanırken Kabartaylara bir şey soran yoktu. Büyük devletler her yerde olduğu gibi küçük halkları ve onları hayat kaynağı topraklarını babalarından miras kalmış gibi birbirlerine devretmeyi kendilerine bir hak olarak görüyorlardı. Kabartaylar bu oldu bittiyi kabul etmeyip uzun süre direndi ise de ağır bir nüfus kaybına uğradıktan sonra 1822 yılında Rusya’yla barış yaparak teslim olmak zorunda kaldılar.
***
Rusya’yla yapılan bir başka savaştan yine yenilgiyle çıkan Osmanlı, bu sefer 1829 yılında imzaladığı Edirne Antlaşması ile güya hakim olduğu Kuban ağzından, Abhazya’da Bzıb Nehri’ne kadar olan Karadeniz kıyı hattının tüm kontrolünü Rusya’ya devretti. Üç-beş kalenin dışında hiçbir bayındırlık faaliyetinde bulunmadığı, çivi dahi çakmadığı toprakları sanki mülküymüş gibi Ruslara peşkeş çekti.
Zaten böyle bir fırsat kollayan Rusya, bu anlaşmaları Kafkasya üzerindeki haklarının meşruiyet belgesi gibi sunarak bölge üzerinde tam hakimiyet tesis etmeye girişti.
Bölge halkları bu oldu bittileri hiçbir şekilde kabul etmedi.
Edirne Anlaşması sonrası durumu değerlendirmek ve ne yapacaklarına karar vermek üzere bir araya geldiler. Batıdaki hemen hemen bütün Çerkes ileri gelenlerinin katıldığı bir toplantıda Rusya ile mücadeleye devam edilmesi ve bunun için Osmanlı Devleti’nden yardım istenmesi kararı alındı. Toplantı sonunda Natuhaç, Şapsığ, Abzeh, Bjeduğ, Kemirguey, Hatukay, Mehoş, Besni, Başılbiy, Teberda, Barakay ve Karaçay kabilelerinin ileri gelenleri Zanıko Sefer’e Osmanlı nezdinde kendilerini temsil etmesi için vekâletname verdiler.
1829 yılında Zanıko Sefer başkanlığında 22 delegeden oluşan bir heyet İstanbul’a gitti. Heyet İstanbul’da büyük ilgi gördü. Zanıko Sefer bir takrirle Kuzey Kafkasya’daki durumu anlattıktan sonra izlenmesi gereken politikaya dair görüşlerini de aktardı. Çerkes kabilelerinden birçoğunun Osmanlı Devleti’nin yanında savaşmaya hazır olduğunu bildirdi.
Kendilerine yardım edileceği söylenen elçilik heyeti kısa bir süre sonra Zanıko Sefer’i temsilcileri olarak İstanbul’da bırakarak anavatanlarına döndüler.
***

Zaniko Sefer’e İstanbul’da en çok İngilizler yakınlık gösterdi. Bunlardan biri David Urquhart’dı. İngiltere Krallığı için çalışan D. Urquhart, İngiltere’nin Çerkesleri desteklemesi gerektiği ve bölgenin kaynaklarının İngiltere’ye katkı sağlayacağı kanaatindeydi. Nitekim Çerkeslere destek vermek ve onlarla görüşmek amacıyla Temmuz 1834’de Kuzey Kafkasya’ya gitti. Sohum-Kale’ye çıktı ve Zanıko’dan aldığı referans mektupları sayesinde Anapa yakınlarında Aguy Ovası’nda 15 Çerkes lideri ile Rus saldırıları karşısında nasıl bir politika izleyeceklerine dair kendi aralarında müzakere etmek üzere bir toplantı yaptı. Bu toplantıda Çerkesler için bir Bağımsızlık Bildirgesi hazırlandı ve bu arada Urquhart yanında getirdiği bir Çerkesya bayrağı tasarımını da katılımcılara sundu. Farklı bilgiler de olmakla birlikte, böylece Zaniko Sefer’in, D. Urquhart aracılığı ile hem bağımsızlık bildirgesini yayınlatmayı hem de Çerkeslerin bayrağının belirlenmesini sağladığı belirtiliyor.
***
Urquhart, Kafkasya’dan döndükten sonra, İstanbul’daki İngiliz elçisinin sekreterliğine atandı. İstanbul’da bulunduğu süre zarfında ve İngiltere’ye döndükten sonra çıkarttığı Portofolio adlı dergide Çerkeslerin durumunu anlatan uzun makaleler yazarak onların mücadelesine destek verdi. İngiltere, Şark Politikası çerçevesinde Osmanlı Devleti’ne büyüyen Rusya karşısında toprak bütünlüğünün devamı amacıyla destek veriyorsa da, hiçbir zaman doğu ticaret yolu ile doğrudan bir bağlantısı bulunmayan Kuzey Kafkasya’ya yoğun bir ilgi göstermemişti. Kısaca İngiltere, Çerkesya için Rusya ile açıktan bir çatışmaya girmekten imtina ediyordu.
Öyle görünüyor ki, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi D. Ponsonby, D. Urquart, Zanıko Sefer Bey ve Çerkes seçkinlerinin temsilcileri arasındaki yakın işbirliği, “Avrupa Devletlerine Hitaben Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi” gibi önemli bir siyasi ve diplomatik belgenin ortaya çıkmasına neden olmuştu.
Bu belge 1836 yılı Ocak ayında Dışişleri Bakanlığı’na yakın ünlü İngiliz süreli yayını “Portfolio” dergisi, Cilt 1, Sayı. 4’de yayınlandı.
Maalesef ki bu belgenin orijinali günümüze ulaşmamıştır; büyük ihtimalle Türkçe veya Arapça yazılmış idi.
Portofolio’da İngilizce yayınlanan belgenin Türkçe tercümesini aşağıda sunuyoruz. İçinde, tarihe, topluma, diplomasiye ve o günün uluslararası siyasetine ışık tutan, üzerinde konuşulacak pek çok veri var. Bunların irdelemesini başka bir yazımızda yapabilmek ümidiyle.
***
AVRUPA’NIN BAĞIMSIZ DEVLETLERİNE GÖNDERİLEN
ÇERKESLERİN BAĞIMSIZLIK BİLDİRGESİ
“Kafkasya’da yaşayanlar Rusya’nın tebaası olmak bir yana, onunla barış içinde bile olmayıp uzun yıllardır kesintisiz savaşıyorlar. Bu savaşı Kafkasyalılar yalnız başlarına sürdürüyor. Hiçbir güçten herhangi bir destek ya da yardım almadılar. Hiçbir dönemde hiçbir güçten teşvik ya da yardım görmediler. Babıâli bu bölgelerde hakimiyeti elinde tutarken, (yerli halklar-E.K.) savunma sorumluluğunu kendisine bırakmışlardı, ama son zamanlarda Babıâli onlara her şekilde ihanet ederek onları terk etti. Bir Paşa Moskof altınlarına karşılık Anapa’nın kapılarını açarken Çerkeslere, ‘Rusların, Ermenistan’ın isyancı liderlerine karşı Sultan’a yardım etmek için dost olarak geldiklerini’ söyledi. Diğer bir Paşa (Batal Paşa – E.K.) da aynı şekilde onlara ihanet etti ve bir gece karanlığında ülkeyi terk etti.
O zamanlardan beri Çerkesler, bağlılıklarını sunmak ve yardım talep etmek amacıyla Sultan’a defalarca elçiler gönderdi: ancak kendilerine hep soğuk davranıldı. Aynı şekilde İran’a da başvurdular ama sonuç alamadılar ve son olarak, bağlılıklarını takdir etmesine rağmen onları destekleyemeyecek kadar uzakta olan Mehmet Ali’ye (Kavalalı, E.K.) müracaat ettiler.
Bu görüşmeleri gerçekleştiren Çerkesya vekillerine, uzakta oldukları için olanları bilmeyenlere Rusya’nın baskısının ne kadar dayanılmaz olduğunu, tüm insanların geleneklerine, inançlarına ve mutluluğuna nasıl düşman olduğunu (yoksa Çerkesler neden onlara karşı bu kadar uzun süre savaşsınlardı ki), generallerinin ne kadar hain ve askerlerinin ne kadar vahşi olduğunu; Çerkeslerin bunların elinde yok edilmesinin kimsenin çıkarına olmayacağını söylemeleri talimatı verildi. Böyle bir durumda Çerkeslerin desteklenmesi herkesin çıkarına olacaktı. Burayı aşarsa, şu anda bizimle savaşmakla ya da bizi izlemek ve abluka altına almakla meşgul olan yüz bin Moskovalı asker, o zaman sizlerle savaşıyor olacaktır. Şu anda çorak ve sarp kayalıklarımıza dağılmış dayanıklı dağlılarımızla mücadele eden yüz bin asker, o zaman zengin ovalarınızı aşacak ve rayalarınızı (tâbilerinizi) ve sizi köleleştirecektir. Dağlarımız İran ve Türkiye’nin adeta surları gibidir, desteklenmedikleri takdirde her iki ülkenin de giriş kapısı olacaktır; şu anda her iki ülke için de tek koruyucu onlardır. Onlar evinizin kapılarıdır, ocağınızı ancak bu kapıları kapalı tutarak koruyabilirsiniz.
Ama dahası, bizim Çerkes kanımız Sultan’ın da damarlarını dolduruyor. Annesi ve haremi Çerkes’tir. Köleleri Çerkes’tir. Nazırları ve soydaşları Çerkes’tir. O bizim inancımızın ve ırkımızın şefidir; o bizim kalplerimize sahiptir ve biz ona bağlılığımızı sunuyoruz; tüm bu bağlar nedeniyle ondan destek ve yardım talep ediyoruz. Eğer çocuklarını ve tebaasını savunmayacaksa ya da savunamayacaksa, soyu bizden uzakta olan Kırım Hanlarını düşünsün.
Vekillerimize işte bunları anlatmaları talimatı verildi, ancak hiç dikkate alınmadılar. Sultan, Moskof’un dostu olmaktan vazgeçtiğinde kaç kalbe ve kılıca hükmedebileceğini bilseydi böyle davranmazdı.
Rusya’nın dünyadaki tek güç olmadığını biliyoruz. Rusya’dan daha büyük başka güçlerin de olduğunu, hem güçlü hem iyiliksever olduklarını, cahilleri eğittiklerini, zayıfları koruduklarını, Rusların dostu değil, düşmanı olduklarını; Sultan’ın ise düşmanı değil, dostu olduklarını biliyoruz. Rusların küçük teknelerle gelip Azov denizinde balık avlamak için bizden izin istediklerinde, İngiltere ve Fransa’nın dünya ulusları arasında ilk sırada yer alan büyük ve güçlü ülkeler olduklarını biliyorduk.
İngiltere ve Fransa’nın bizim gibi basit ve fakir bir halkla ilgilenmeyeceğini düşünüyorduk; ancak bu bilge ulusların bizim Rus olmadığımızı, az şey bilmemize, toplarımız, generalimiz, disiplinimiz, gemilerimiz ya da zenginliğimiz olmamasına rağmen dürüst bir halk olduğumuzu ve yalnız bırakıldığımızda barışçıl olduğumuzu, Ruslardan ise haklı nedenlerle nefret ettiğimizi ve neredeyse her zaman onları yendiğimizi bildiklerinden de şüphe etmiyorduk.
Bu vesile ile Avrupa’da basılan tüm haritalarda ülkemizin Rusya’nın bir parçası olarak işaretlendiğini;
Türkiye’nin, ayağının hiç basmadığı bu dağları ve Rusya’yı titreten savaşçılarımızı güya Ruslara teslim ettiğini ve bunun için bizim hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir takım anlaşmalar imzaladığını;
Rusya’nın Batı’ya, Çerkeslerin kendi köleleri olduğunu ya da hiçbir nezaketin yumuşatamayacağı ve hiçbir yasanın dizginleyemeyeceği vahşi haydutlar ve vahşiler olduğunu söylediğini büyük bir utançla öğrendik.
Bu tür kadınca entrikaları ve sahtekarlığı Tanrının huzurunda en ciddi şekilde protesto ediyoruz. Biz söze sözle cevap veriyoruz. Bu yalana karşı gerçek şudur: Kırk yıldır süren saldırılara karşı silahlarımızla kahramanca mücadele ettik; bu mürekkep, döktüğümüz kan gibi bağımsızlığımızı ilan ediyor ve altındaki mühürler ülkelerinin kararından başka bir güç tanımayan insanların imzalarıdır. Onlar diplomasinin inceliklerini bilmeyebilir ama Ruslar yaklaştıklarında silahlarını nasıl kullanacaklarını gayet iyi bilirler.
Bizi kurtaracak güç kimde var? Bağlılığımız Sultan’a teklif edildi, ancak Rusya ile barış halinde iken bunu kabul edemez, çünkü Çerkesya onlarla bir savaşın içinde. Ancak sunduğumuz bu sadakat pazarlık konusu yapılamaz; kimse onu satamaz, çünkü biz onu kimseye satmış değiliz.
İngiltere gibi gözlerimizi çevirdiğimiz ve ellerimizi açtığımız büyük bir ulus bize haksızlık yapmayı hiç aklından geçirmesin. Kulağını Çerkesler’in yakarmalarına kapatırken, Ruslar’ın yalanlarına açmasın. Vahşi ve barbar olarak damgalanan bir halk ile ona iftira atanlar hakkında gerçeklere hakim olarak hüküm versin.
Biz Dört Milyonuz, ama ne yazık ki birçok kabileye, dile ve inanca bölündük; çeşitli geleneklerimiz, göreneklerimiz, çıkarlarımız, ittifaklarımız ve kan davalarımız var. Şimdiye kadar hiçbir zaman birlik amacımız olmadı ama yönetim biçimlerimiz, itaat ve komuta alışkanlıklarımız var. Savaş sırasında her topluluk seçtiği şeflere tam olarak itaat eder; prenslerimiz ve yaşlılarımız, çevremizdeki büyük devletlerdekinden daha fazla yetkilere sahiptir ve toplumlarını bölgelerinin geleneklerine göre yönetirler; ancak doğuda hüküm süren bizler, kendi aramızda ortak bir şefe tabi olmadığımız için, kendimize her zaman yabancı bir hami seçtik. Böylece gönüllü olarak önce Kırım Hanlarının ve daha sonra da İstanbul Sultanlarının egemenliğine tabi olduk.
Rusya, topraklarımızın herhangi bir bölümünü ele geçirdiğinde ve bazılarına hakim olduğunda, bizi serf durumuna düşürmeye, ordularına asker yapmaya, kendilerini zenginleştirmek için terimizi ve kanımızı harcamaya; kendi savaşlarında savaştırmaya ve diğerlerini, hatta kendi vatandaşlarımızı ve dindaşlarımızı kendisine köle ettirmeye çalıştı. Bu nedenle aramızdaki nefret büyüdü ve kan dökülmesi durmaksızın devam ediyor. Eğer böyle davranmasaydı bizler uzun zaman önce Moskof hükümdarına tâbi olabilirdik.
Zalimliğini, inancını çiğnediğini, sözünü tutmadığını anlatmak uzun ve üzücü bir hikaye olurdu: Ülkemizi her taraftan nasıl kuşattığını; bizi yaşamın gereklerinden nasıl mahrum ettiğini; ticaretimizi nasıl engellediğini; eski yerleşkelerimizin son kalıntılarını nasıl kiralık katillerin bıçağı altına attığını ve bizi itaat edecek şeflerden yoksun bıraktığını; Bütün kabileleri ve köyleri nasıl yok ettiğini; Babıali’nin hain ajanlarını nasıl satın aldığını; yalanlarıyla bizi Avrupa’nın Hıristiyan uluslarının gözünde alçaltırken, işlediği vahşetlerle bizi nasıl yoksulluğa düşürdüğünü ve tüm dünyaya karşı nasıl nefret ve öfke duymamıza neden olduğunu bilmeniz gerek.
Eskiden yüzbinlerce insanı sancaklarımız altında toplayabilirken insan kaynaklarımız tükendi ama kalanlar Rusya’ya karşı nefrette yek vücut oldu. Bu uzun mücadele sırasında halkımızdan sadece 200.000 kişi Rusya’ya tâbi oldu, geri kalanlardan hiçbiri gönüllü olarak Rusya’ya hizmet etmedi. Birçok çocuk çalındı ve soyluların oğulları rehine olarak alındı; dış bir ülkeyle irtibatı olanlar sadece kaçmayı başardılar.
Aramızda İmparator tarafından kayırılan, pohpohlanan, onurlandırılan; bu kayırılmayı ülkelerindeki tehlikelere tercih eden insanlar var. Ancak öte yandan aramızda, bizim barbarlığımızı (!), kendi ülkelerinin uygarlığına tercih eden binlerce Rus da var.
Rusya, topraklarımızın bazı noktalarına kaleler inşa etti, ancak toplarının menzilinin ötesine geçmeye cesaret edemiyorlar. 50.000 Rus son zamanlarda bir saldırı yaptı ve yenildiler.
Bir ülke sözle değil, silahla işgal edilir. Eğer Rusya bizi işgal ederse, bu silahla değil, iletişimimizi keserek ve Türkiye ile İran’ı sanki zaten kendisine bağlı ülkelermiş gibi kullanarak; denizi sanki kendisininmiş gibi bizlere kapatarak; kıyılarımızı abluka altına alarak; sadece bizim değil, bize yaklaşan diğer devletlerin gemilerini de yok ederek; bizi ürünlerimiz için pazarlardan mahrum bırakarak; bizim için yaşamın gereklilikleri olan tuz, barut ve diğer savaş ihtiyaçlarını elde etmemizi engelleyerek, kısaca bizi umutsuzluğa düşürerek olacaktır.
Ama biz bağımsızız, savaştayız ve muzafferiz!
Avrupa’da bizi köleleri olarak sayan, haritada bu ülkeyi kendi ülkesi olarak işaretleyen İmparatorun temsilcisi, son zamanlarda Çerkeslerle iletişim kurdu: Ancak isyanımıza karşı af teklif etmek için değil, halkımız tarafından kuşatılmış bulunan 20.000 adamını kurtarmak için pazarlık yapmak ve esirlerin değişimi için düzenlemeler önermek amacıyla.
(2 Ocak 1836 Cumartesi gününe kadar çıkmayacak olan bir sonraki sayımızda, okuyucularımıza Çerkesya’nın durumu ve bu ülkedeki son olaylar hakkında bilgi sunacağız; bunlar olmadan, bu insanlar arasındaki bu ilk birlik belirtisinin -Avrupa’ya güvenmenin- önemini takdir etmek pek mümkün olmayacaktır; Avrupa’nın sempatisinin onlar üzerinde yaratacağı etki ve bizi bu derece kandırmış olması nedeniyle düşmanlarına karşı yükselmesi kaçınılmaz olan öfkeden alacakları cesaret de daha az önemli olmayacaktır.)
KAYNAKÇA:
– “Portfolio” dergisi, Londra-1836, Cilt: 1, Sayı: 4, s.187-195
– K.F. Dzamikhov. Kafkas Savaşı Belgesel Tarihinden: Çerkes Bağımsızlık Bildirgesi, KBIGI RAS Yayınevi, Nalçik-2014
– Zübeyde Güneş Yağcı, Kuzey Kafkasya’nın Uluslararası Lideri: Sefer Zaniko, Bilig Dergisi, Kış 2016, Sayı:76 76
