Jannah Theme License is not validated, Go to the theme options page to validate the license, You need a single license for each domain name.
Erol Karayel

Merzey Aslanbek’ten “Zeyko” Üzerine Ufuk Açıcı Bir Konferans / Söyleşi…

Bir Etkinliğin Ardından

EROL KARAYEL

Abhazya Beşeri Bilimler Enstitüsü öğretim üyesi, Kabardey tarihçi Merzey Aslanbek, İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nde Türkçeye yeni kazandırılan “Zeyko” adlı kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Yoğun ilgi gören ve Adigece yapılan konuşmaların çevirisini kitabın da tercümanı olan Janak Mehmet Rıza yaptı.

Bugün köşemizi, hiçbir kişisel yorumla bölmeden, çok verimli geçen bu konferans/söyleşide Merzey Aslanbek’in anlattıklarına ayırıyoruz.

***

Etkinliğin açılışında İstanbul Kafkas Kültür Derneği Başkanı Yüksel Dinçer konuşmacı ve izleyicilere hoşgeldiniz diyerek Aslanbek’in akademik çalışmaları ve yaşam öyküsü hakkında kısa bir bilgilendirme yaptı. Kabardey-Balkar’da eğitim alan ve tarih alanında doktorasını tamamlayan Aslanbek’in son yıllarda çalışmalarını Abhazya’da sürdürdüğü, kendisinin aynı zamanda Abhazya’nın bağımsızlık savaşında görev yapmış bir gazi olduğu hatırlatıldı.

Merzey Aslanbek: “Zeyko yalnızca bir savaş geleneği değil, Çerkes toplumunun ayakta kalma biçimiydi”

Konuşmasının ilk bölümünde kitabın ortaya çıkış sürecini anlatan Aslanbek, çalışmanın temel çıkış noktasının Çerkes kültüründe son derece yaygın olan “Zeyko” kavramı olduğunu söyledi. Nart destanlarından günlük dile kadar çok geniş bir alanda karşılaşılan bu kavram üzerine daha önce kapsamlı bir araştırma yapılmadığını belirten Aslanbek, bu boşluğun kendisini çalışmaya yönelttiğini ifade etti.

 “Zeyko bir yağma hareketi değil”

Aslanbek’e göre Zeyko, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında yalnızca akın veya ganimet elde etmeye yönelik bir faaliyet gibi değerlendirilse de tarihsel bağlamı bundan çok daha karmaşık.

Kafkasya’nın tarih boyunca Sarmatlar, Hunlar, Tatarlar, Kırım Tatarları ve çeşitli bozkır güçlerinin geçiş güzergâhı olduğunu hatırlatan tarihçi, sürekli dış baskı altında yaşayan Çerkes toplumunun buna karşı özgün bir savunma sistemi geliştirdiğini anlattı.

Bu sistemde “sefer” olarak adlandırılan faaliyetlerin temel amacı ganimet değil, savaşçı için şöhret ve saygınlık kazanmak olduğunu söyleyen Aslanbek, ilk dönemde zeykoya sadece pşıların ve soyluların çıktığını, çiftçi, zanaatkar ve köylülerin Zeyko’ya çıkmadıklarını belirtti.

Zeyko’ya çıkan prens ve aristokrat savaşçıların elde ettikleri ganimetleri ise kendilerine saklayamadıklarını, bunları ihtiyaç sahiplerine dağıtmak zorunda olduklarını vurguladı.

“Getirilen ganimetin paylaşılmaması büyük bir ayıp sayılıyordu” diyen Aslanbek, bunun da seferin amacının ekonomik kazançtan çok toplumsal prestij olduğunu ortaya koyduğunu ifade etti.

Profesyonel savaşçı sınıfı

Bu noktada sözlerine açıklık getiren Aslanbek dikkatleri Çerkes toplumundaki savaşçı sınıfın rolüne çekerek, pşı ve soylu savaşçıların temel görevinin ülke savunması olduğunu, ticaret yapmalarının, çiftçilikle uğraşmalarının ve mülk edinmelerinin dahi yasaklandığını anlattı.

Bu sınıfın çocukları küçük yaşlardan itibaren Çerkes pedagojisinin temeli olan “atalık” sistemiyle yetiştiriliyor, daha sonra da seferlere katılarak savaş deneyimi kazanıyordu.

“İyi savaşçı olmak için yalnızca savaşçılıkla uğraşmak gerekir” diyen Aslanbek, demokratik yapıya sahip bazı Çerkes topluluklarında (Batı Çerkesya halkları) ise aynı kişinin hem çiftçi, hem besici, hem de savaşçı olmaya çalıştığını, bunun da profesyonel askeri kapasiteyi sınırladığını söyledi.

Kabardey toplumunda aristokrat ve savaşçı sınıfın oranının diğer Çerkes topluluklarına göre çok daha yüksek olduğunu belirten Aslanbek, bunun tarihsel devletleşme süreçleriyle bağlantılı olduğunu kaydetti.

 Rus-Kafkas savaşlarının görünmeyen yüzü

Aslanbek’in en dikkat çekici tezlerinden biri, Çerkeslerin Rus İmparatorluğu karşısında bir asırdan fazla süre direnebilmesinin ardında Zeyko ve gerilla savaşı geleneğinin bulunduğu yönündeydi.

Çerkes süvarilerinin başlangıçta açık alan savaşlarında etkili olduğunu ancak Rus ordusunun modernleşmesiyle birlikte bu üstünlüğün ortadan kalktığını anlatan Aslanbek, özellikle Kabardeylerin ağır kayıplar verdiği büyük meydan savaşlarından sonra savaş stratejisinin tamamen değiştiğini söyledi.

“Çerkesler bir daha Ruslarla açık meydan savaşı yapmadı. Bunun yerine Ruslara daha fazla zarar veren ve daha güvenli olan gerilla savaşına yöneldiler” diyen Aslanbek, Rus generallerinin anılarında da bundan sıkça şikâyet edildiğini belirtti.

Rus komutanların, Çerkeslerin hiçbir zaman büyük ordular halinde meydan savaşına girmemesini en büyük sorun olarak gördüklerini aktaran Aslanbek, “Eğer böyle bir savaş olsaydı Çerkesya’yı çok kısa sürede işgal edebilirdik” şeklindeki değerlendirmelerin Rus kaynaklarında yer aldığını söyledi.

Ona göre Çerkeslerin nüfusu ve askerî kapasitesi Rus İmparatorluğu ile kıyaslanamayacak kadar sınırlıydı. Bu nedenle uzun süreli direnişi mümkün kılan unsur düzenli ordu değil, hareketli süvari birlikleri ve sefer geleneğiydi.

“Rusya Polonya’yı iki yılda işgal etti, Orta Asya hanlıklarını kısa sürede ele geçirdi. Çerkesya’nın yüz yıl boyunca direnebilmesi tesadüf değildi” ifadelerini kullandı.

Zeyko’nun itici gücü ganimetten çok toplumsal prestijdi

Merzey Aslanbek’in konuşmasının devamında üzerinde durduğu temel konulardan biri, Zeyko seferlerine katılan savaşçıların motivasyonuydu. Tarihçi, kitabında özellikle bu sorunun cevabını aradığını belirterek, Çerkes savaş kültürünün yalnızca ekonomik kazanç üzerinden açıklanamayacağını söyledi.

Aslanbek’e göre seferlerin temel amacı çoğu zaman ganimet elde etmek değil, savaşçının toplum içerisindeki itibarını yükseltmekti.

“Daha önce bu konu üzerine yapılmış çalışmaların az olduğunu gördüm. Benim araştırmalarımda ağır basan unsurun şan ve şöhret olduğu ortaya çıktı” diyen Aslanbek, başarılı seferlerden dönen genç savaşçıların toplum içinde ayrıcalıklı bir konuma yükseldiğini anlattı.

Bu durumun evlilik ilişkilerine kadar uzandığını belirten tarihçi, uzun seferlerden dönen ve kahramanlık gösteren gençlerin özel törenlerle karşılandığını söyledi.

Köylerin genç kızları tarafından kahramanlara bje ile içki sunulduğunu, onların başarılarının topluluk önünde kutlandığını anlatan Aslanbek, bunun savaşçının sosyal statüsünü doğrudan etkilediğini ifade etti.

“Bugünkü anlamda bir kariyer veya toplumsal yükselme mekanizması neyse, o dönemde savaşçı için seferlerden kazanılan itibar da benzer bir işlev görüyordu” değerlendirmesinde bulundu.

Şehitlik kavramı yeni bir motivasyon oluşturdu

Konuşmada öne çıkan başlıklardan biri de İslamiyet’in yayılmasıyla birlikte savaş kültüründe meydana gelen dönüşümdü.

Aslanbek, eski dönemde savaşçının ödülünün yaşadığı dünyada elde ettiği saygınlık olduğunu söyledi. Başarılı savaşçılar toplum tarafından kahraman olarak görülüyor, evlilik şansları artıyor ve sosyal konumları güçleniyordu.

Ancak İslamiyet’in etkisinin artmasıyla birlikte buna yeni bir unsurun eklendiğini belirten tarihçi, savaşta ölenlerin artık yalnızca kahraman değil aynı zamanda “şehit” olarak görülmeye başlandığını anlattı.

“Önceden savaşçı bu dünyada itibar kazanıyordu. Şehitlik anlayışıyla birlikte öteki dünyada da ödüllendirileceği düşüncesi ortaya çıktı” dedi.

Yedi Yıl Savaşları sonrasında görülen mezar taşlarında bu değişimin izlerinin açık biçimde takip edilebildiğini söyleyen Aslanbek, bazı kitabelerde “şehit oldu” ifadelerinin görülmeye başlamasının dikkat çekici olduğunu kaydetti.

Bununla birlikte Çerkeslerin yürüttüğü mücadeleyi hiçbir zaman Çeçenistan ve Dağıstan’daki örneklerde olduğu gibi doğrudan “gazavat savaşı” olarak tanımlamadığını vurguladı.

“Gazavat”, “şehit” gibi terimlerin kullanıldığını ancak Çerkes savaş geleneğinin esas olarak tarihsel sefer kültürü üzerine kurulu olduğunu belirtti.

Din, toplumun tamamını savaşa dahil etti

Aslanbek’e göre İslamlaşma sürecinin en önemli sonuçlarından biri, savaşın yalnızca aristokrat savaşçıların işi olmaktan çıkmasıydı.

Önceki dönemde savaş yükünü büyük ölçüde prensler ve soylu savaşçılar taşırken, zamanla köylüler, azatlar ve din adamları da mücadeleye daha fazla katılmaya başladı.

Dağıstan ve Çeçenistan’da bu dönüşümün daha güçlü yaşandığını ifade eden tarihçi, dinin toplumun farklı kesimlerini ortak bir amaç etrafında birleştiren unsur haline geldiğini söyledi.

Aslanbek İslamiyet’in bölgeye geliş biçiminden çok, savaş döneminde toplumun farklı katmanlarını bir araya getiren bir güç olarak önem kazandığını belirterek özellikle Rus ilerleyişinin hızlandığı dönemde din adamlarının birleştirici rolünün arttığını ifade etti.

Zeyko’nun güçlü ve zayıf yanları

Konuşmanın önemli bölümlerinden biri de Zeyko geleneğinin eleştirel değerlendirmesiydi.

Aslanbek, tarihçinin görevinin geçmişi yüceltmek ya da mahkûm etmek değil, olduğu gibi anlamaya çalışmak olduğunu belirterek, Zeyko’nun hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurduğunu söyledi.

Ona göre sistemin en büyük avantajı, dış tehditler karşısında Çerkes toplumunun savunma kapasitesini güçlendirmesiydi.

Kafkasya gibi sürekli saldırılara açık bir coğrafyada yaşayan topluluklar için sefer geleneği etkili bir askerî okul işlevi görmüş, savaşçı yetiştirilmesini kolaylaştırmış ve direniş kapasitesini artırmıştı.

Ancak bunun bir bedeli de vardı.

Aslanbek, savaş kültürünün zamanla toplumsal yaşamın diğer alanlarını gölgede bıraktığını savundu.

“Sürekli savaşla yaşayan toplumlarda kültürel gelişim sınırlanabiliyor” diyen tarihçi, gençlerin felsefe, bilim veya farklı entelektüel alanlara yönelmesinin çoğu zaman küçümsendiğini anlattı.

Bir gencin savaşçılıktan çok düşünsel konularla ilgilenmesinin zaman zaman “yaşlı gibi konuşuyor” şeklinde eleştirildiğini söyleyen Aslanbek, bunun savaş merkezli yaşam biçiminin doğal sonucu olduğunu ifade etti.

“Bu sistem ülkeyi korudu ama aynı zamanda yaşamı tek yönlü hale getirdi” değerlendirmesinde bulundu.

Birleşmenin önündeki engellerden biri haline geldi

Aslanbek’in dikkat çektiği bir diğer nokta ise Zeyko’nun zaman içerisinde tarihsel işlevini yitirmesiydi.

Çerkes prensliklerinin uzun süre birbirlerinden bağımsız hareket ettiğini hatırlatan tarihçi, geçmişte bazı toplulukların birbirlerine karşı da seferler düzenlediğini anlattı.

Her ne kadar özgür insanların esir edilmesi ağır biçimde cezalandırılsa da, farklı prenslikler arasındaki çatışmalar zaman zaman birliğin önünde engel oluşturuyordu.

Rus ilerleyişi karşısında ortak hareket etmenin zorunlu hale gelmesiyle birlikte bu tür iç seferlerin yasaklanmaya başladığını söyleyen Aslanbek, Çerkes liderlerinin de sistemin bazı yönlerini sınırlandırmaya çalıştığını belirtti.

“Ülkenin savunulmasına hizmet eden bir gelenek, daha sonra birlik kurma çabalarının önünde engel oluşturmaya başladı” dedi.

İşgal tamamlandıktan sonra ise Zeyko’nun tarihsel işlevinin ortadan kalktığını savunan tarihçi, buna rağmen alışkanlığın ve kültürel hafızanın etkisiyle uygulamanın uzun süre yaşamaya devam ettiğini söyledi.

Hatta bazı örneklerin Rus Devrimi sonrasına kadar uzandığını belirtti.

“Ben yargılamıyorum, kayda geçiriyorum”

Konuşmasının sonunda Aslanbek, tarihçilik anlayışına da değindi.

Antropologların, arkeologların ve tarihçilerin görevinin geçmişi bugünün değerleriyle yargılamak olmadığını söyleyen tarihçi, Zeyko üzerine çalışmasının da bu yaklaşımla hazırlandığını vurguladı.

“Bu iyi miydi, kötü müydü diye yazmıyorum” diyen Aslanbek, “Çerkeslerde böyle bir gelenek vardı, böyle işliyordu ve toplum üzerinde şu etkileri bırakıyordu; benim yaptığım bunu ortaya koymak” ifadelerini kullandı.

İstanbul’daki söyleşi, katılımcıların sorularının ardından sona ererken, Aslanbek’in çalışması Çerkes tarihinin en az incelenmiş alanlarından biri olan savaş ve sefer kültürünü yeniden tartışmaya açan önemli bir katkı oldu.

Bu verimli konferans/söyleşi için Merzey Aslanbek dostumuza ve hem kitabın hem söyleşinin çevirmeni Janak Mehmet Rıza’ya ve bu etkinliği organize eden İstanbul Kafkas Kültür Derneği’ne candan teşekkür ediyoruz.

***

Kitabı maalesef o akşam edinebildim. Bu konferansı kitabı okuduktan sonra dinlemek isterdim.

Kitabı okuduktan sonra hem kitap,  hem de yazının uzun olması sebebiyle bu makalede bahis mevzuu etmediğim kitabın müstesna yazarı Aslanbek’le ilgili bir değerlendirme yazısı daha yazmayı kendime bir borç ve nişan addediyorum. Çünkü, 2018 yılında okuduğum tek makalesinde gördüğüm “derinlik ve ince işçilikle” beni çarpan bu pırıltılı akademisyenimizi herkesin tanıması ve toplum adına yüceltmesi gerekiyor.  Kadim bir hakikattir: Marifet, her daim iltifata tabidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu