FİGEN KOŞAR’IN “YOLCU” ROMANI ÜZERİNE

Türk edebiyatına zenginlik katan, seçtiği coğrafya ve olaylarla okurlarını yeni ufuklara sürükleyen son dönem eserlerinden biri de Figen Koşar’ın “Yolcu” isimli romanı.
“Yolcu”; Türkiye’den Moskova’nın soğuk otel odalarına, oradan Abhazya’nın kadim ve yaralı coğrafyasına uzanan geniş kadrajıyla dikkat çekiyor. Eser, “yaşayan Türkçe”nin imkânlarını maharetle kullanırken karakterlerin iç dünyasını estetik bir dille satırlara dökerek ciddi bir başarı sergiliyor.
Roman, özü itibarıyla başkahraman Mihrimah ile Türkiye doğumlu fakat ata vatanı Abhazya ile sarsılmaz bağları olan Abhaz genci Özgür’ün 15 yıl boyunca yaşadıkları sancılı aşkı konu alıyor.
Yazar, kitabın fikrî temelini Feridüddin Attar’ın “Mantıku’t-Tayr” (Kuşların Dili) eserinden aldığı ilhamla kurgulamış. Attar, söz konusu eserinde Hüthüt kuşunun rehberliğinde, kralları Simurg’u aramak için çetin bir yolculuğa çıkan kuşların hikâyesini anlatır. Kuşlar, Simurg’a ulaşmak için yedi zorlu vadiyi (istek, aşk, marifet, istiğna (minnetsizlik), tevhit, hayret, yokluk) geçmek zorundadır. Başlangıçta binlerce olan kuşlardan, yolun zorluğuna dayanamayıp ölenler veya vazgeçenler olur. Yolun sonunda sadece otuz kuş Kaf Dağı’na ulaşır. Kuşlar burada, aslında aradıkları padişahın kendileri olduğunu (Si-murg = otuz kuş demektir) anlarlar. “Mantıku’t-Tayr”, netice itibarıyla hakikatin, insanın kendi nefsinde bulacağı ilahi bir cevher olduğunu ortaya koyan bir ruhsal tekâmül yolculuğunu anlatır.
Yazar, bu eserden aldığı ilhamla kitabını aynı başlıkları taşıyan yedi bölüme ayırmış; yer yer yaptığı alıntılarla anlatısındaki süreçleri bu yedi vadiden geçişle özdeşleştiriyor.
Bu yedi ana bölüm içinde olaylar, iki farklı bakış açısıyla aktarılıyor. Bu anlatımlar, “Gözcü” ve “Bu Roman Sen Oku Diye Yazıldı” başlıkları altında, müstakil bölümler hâlinde ve dönüşümlü olarak okuyucunun karşısına çıkıyor:
– Birinci Göz (Gözcü): Attar’ın Simurg’una atfen oluşturulan perspektiftir. Gökyüzünde uçar; olayları kahramanların dışından bir bakışla görür, okura aktarır ve değerlendirir.
– İkinci Göz (Mihrimah): Romanın ana kahramanıdır. Kaleme aldığı “Bu Roman Sen Oku Diye Yazıldı” başlıklı bölümlerde, -miş’li geçmiş zaman kipiyle Özgür’le yaşadığı aşkı, başlangıç, kopukluklar ve buluşma kronolojisi içinde, didaktik tarihi olaylarla da harmanlayarak anlatır. Bu bölümlerde, bekleyişin ve sadakatin lirik bir dökümü sunulur.
Ayrıca anlatılanları tamamlayıcı ve açıklayıcı nitelikte olan, okuru tefekküre sevk eden Feridüddin Attar alıntıları da aralarda ayrı bölümler hâlinde veriliyor.
***

Romanın ana kahramanları; akademik çalışmalar için Moskova’ya giden Mihrimah ile Türkiye’de yaşarken Gürcü saldırısı üzerine Abhazya’ya giderek orada hükümet adına görevler üstlenen, sonrasında Türk dışişlerinde görev alıp Moskova’da konsolos yardımcılığı yapan Özgür’dür.
Romanın konusunu, Mihrimah ile Özgür arasında yaşanan 15 yıllık sancılı aşk hikâyesi oluşturuyor. Bu hikâye işlenirken biyografik, toplumsal ve politik bazı tarihî olaylar kurgunun içine başarıyla yedirilmiş. Yazar; Moskova’da, Abhazya Komünist Partisi’nin ilk Genel Sekreteri ve Abhaz yurtseveri Nestor Lakoba’nın yaşlanmış amca kızı Madina ile tanışması üzerinden önemli aktarımlarda bulunuyor. Ondan; Lakoba’nın Beria tarafından katledilişini, eşi Saria’nın trajik ölümünü ve akrabaları olarak maruz kaldıkları zulmü, 1930’ların aydın kırımını dinleyerek okurla paylaşıyor.
Ayrıca 1992 savaşında Abhazların uğradığı kültürel ve insani yıkımlar da öğretici bir dille aktarılıyor.
***
Özgür, kendini Türkiye kadar Abhazya’ya da bağlı hissetmektedir; diplomasi tecrübelerini Abhazya lehine de kullanmaya çalışır. Mihrimah’a duyduğu samimi ilgiyi yansıtmasına rağmen, kendisini Abhazya davasına adadığı için ilişkiyi birlikte bir hayat kurma noktasına taşımaktan kaçınır.
Mihrimah, uzun süre Özgür’den bir evlilik teklifi bekler ancak bu teklif gelmez. Özgür, Arnavutluk misyonunda görevlendirilmesiyle Moskova’dan ayrılır. Mihrimah, içini kavuran aşk ateşiyle baş başa kalır ama Özgür’ü unutamaz. Çalışması bitince Türkiye’ye döner. Türkiye’de zaman zaman görüşseler de arzu edilen birliktelik bir türlü gerçekleşmez.
Yıllar sonra, Moskova’daki ortak arkadaşlarından Özgür adına gelen (veya ondan geliyormuş gibi görünen) bir mesajla Mihrimah tekrar Moskova’ya gider. Ancak Özgür orada değildir; Abhazya’da olduğunu öğrenir. Asistanıyla birlikte trenle Sohum’a, oradan da Özgür’ü bulacağı Ritsa’daki malikâneye gider. Hikâye, ikilinin birbirine sarılmasıyla sona erer.
***
Yazarın tasvirlerdeki ve psikolojik tahlillerdeki başarısı; okuru Mihrimah’ın Moskova otel odalarındaki yalnızlığından alıp “Simurg’un kanadında” Abhazya’nın tarihsel trajedilerine kadar sürüklemektedir. Abhazya ve Rusya tasvirlerinin tarihsel gerçeklikle uyumu metne sağlam bir zemin inşa ederken, her şeyi gözlemleyen “Gözcü” bölümleri anlatıyı sıradanlıktan kurtarmaktadır.
***
Ancaak…
Belirtmeden geçemeyeceğim bazı eleştirilerim de var: Eserin sergilediği o yüksek edebî yetkinlik; araya giren ideolojik vurgular ve Türkiye siyasetine dair didaktik bölümlerle yer yer sekteye uğruyor. Nâzım Hikmet, Aziz Nesin ve Sabahattin Ali gibi belli bir siyasi mahallenin bayraklaştırdığı isimlere değinilen, Madımak katliamına odaklanılan kısımlarda eser, kurgusal bir roman olmaktan çıkıp maalesef yoğun bir ‘mesaj kaygılı anlatı’ havasına bürünüyor. Yazarın kendi siyasi tercihlerini ve mahalle aidiyetlerini, -zorlama diyebileceğimiz- bağlamlar oluşturarak kahramanların omuzlarına bu denli yüklemesi, ne yazık ki romanın estetik bütünlüğünü zedeliyor.
Ayrıca Mihrimah karakterinin, Türkiye’deki yaygın kültürel dokudan kopuk, Batı modernizminin bir temsili gibi sürekli içki kültürü üzerinden imajine edilmesi; karakterin derinliğini daraltıyor. Gelenekçi biri olarak bunu, modernitenin hayatın her alanında her fırsatta kendini farklı imajlarla dayatma kültürünün bir parçası olarak değerlendiriyor ve bu durumdan duyduğum yadırgamayı sayın yazarımıza samimiyetle iletiyorum.
Yazarın yaşam tercihleri veya edebiyata yüklediği misyon bu tür varyasyonlara açık olabilir. Eğer bu eser sadece belirli bir “siyasi mahalle” için yazıldıysa buna söyleyecek hiçbir sözümüz yoktur; “demek ki bizi kapsamıyor” der, kenarda durabiliriz. Keza yazar, Türkiye siyasetinin dilediği konusunu eksen alarak müstakil bir roman yazabilir, buna hakkı vardır ve bizim buna söyleyecek hiçbir sözümüz olamaz. Tamamen kendi tercihidir ve hedeflediği okur kitlesi de bellidir zaten.
Ancak duygu dünyasını kelimelere dökme becerisine gıpta, Abhazya tarihine tuttuğu ışık nedeniyle de minnet duyduğumuz yazarımızın; siyasi yaklaşımlarını bu çalışmaya yansıtmasıyla romanın yer yer rotasından çıkması, sevdiğimiz bir nesnenin kontrolümüz dışında elimizden kayıp gittiğinde hissettiklerimize benzer bir duygu yaşatıyor. Okurken ‘eyvah, eyvah’ dedirterek yüreğimizi ağzımıza getirmesi, doğrusu tecrübe etmek isteyeceğim bir duygu değildi. Zira ulusal bir kimliği ve onun meselelerini tema olarak seçmiş bir çalışmanın, dar bir kliğe ‘selam çakmak’ uğruna heba edilmesi gönlümün kabul edeceği bir şey değil. Bunun, kitabın yazım sürecinde eleştiri sebebi olabileceğinin öngörülememesinden kaynaklanan bir sehiv olduğunu değerlendiriyorum.
Eğer bu ideolojik pasajlar, başka bir coğrafyanın ulusal mücadelesini bir sıçrama tahtası olarak kullanıyor izlenimi vermeseydi; hem o hüzünlü aşkı gölgelemeyecek hem de karşımıza çok daha evrensel bir metin çıkacaktı. Nitekim kitabın Abhazcaya çevrileceğini biliyoruz; bu noktada Moskova bağlamıyla Nâzım Hikmet bölümleri bir nebze tolere edilebilir olsa dahi, Madımak ve Aziz Nesin gibi siyasetin yıpratma kılıcı haline getirilmiş konuların Abhazyalı okurların önüne serilmesinin, yazara veya okura ne katacağını anlamakta güçlük çekiyorum.
***
Bu “fazlalık” olarak gördüğüm bölümlere rağmen, Mihrimah ile Özgür’ün hikâyesinin ve bu hikâyeyle paralel akan Abhazya’nın varlık mücadelesinin okurun dimağında güçlü bir tat bıraktığını belirtmeliyim.
Eleştiriyi kimse sevmez. Hele ki “son çıkışı” geçmiş, görücüye çıkmış bir çalışmanın eleştirilmesini hiç kimse istemez… Bunu biliyorum. Eleştirilerimi, bundan sonraki çalışmalarda dikkate alınması umuduyla yaptığımı özellikle belirtmek isterim; saygıdeğer yazarımız tarafından da yapıcı bir geri bildirim olarak algılanmasını dilerim. Bunu da işin tuzu biberi olarak kabul etmeli.
Son söz olarak; içimizden biri olarak gördüğüm Figen Koşar kardeşimize, halkımıza gösterdiği ilgi ve kitaba verdiği emek için candan teşekkür ediyor; Kafkasya eksenli yeni çalışmalarını heyecanla beklediğimizi ifade etmek istiyorum.
Kendisine edebî yolculuğunda her daim üstün başarılar dilerim.

