İHANETE UĞRAMIŞ BİR ÇERKES: ETHEM BEY ve AMMAN’DAKİ KABRİSTANI

Ağustos ayının 9’unda yapılan bir sosyal medya paylaşımı beni ziyadesiyle mutlu etti. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Yusuf Ziya Arpacık, Ürdün gezisi esnasında hatırına gelmiş, -bizim, yeri unutulmuş olarak bildiğimiz- Çerkes Ethem Bey’in mezarını ziyaret etmek istemiş ve araştırıp bulmuş. Sayfasında üç beş satıra sığdırdığı güzel bir bulma hikayesi ile fotoğraflarını da yayınladı. Allah kendisinden razı olsun. Bu fotoğrafları bahane ederek bazı izahatlar yaptıktan sonra Arpacık’ın yazdıklarını ve çektiği fotoğraflarını aşağıya alıntılayacağım.
Arpacık’ın bu paylaşımı bana Ethem Bey’e takılan hain sıfatı ve mezarının Türkiye’ye taşınması ile ilgili geçmişte bazı yaşananları hatırlattı. Bu vesile ile hem bunları okurlarımızla paylaşmak; hem de Ethem beyin uğradığı ihaneti bir kere daha deşifre etmenin faydalı olacağını düşünüyorum.
***
Bir kere bu konu doğrudan “yarene” dokunuyor. “Yarene” dokunmadan Ethem beyin yaşadıklarını doğru şekilde anlatabilmemiz mümkün değil. Çünkü Ethem Beyi saf dışı etmeyi kafasına koyan, bunu yapan ve nihayetinde onu bir de ihanetle etiketleyen bizzat Mustafa Kemal’in kendisidir. Ancak, “Eşeğini dövemeyen semerini döver” hesabı “ulu önder”e söz edemeyenler, İsmet Paşa’yı günah keçisi seçip tüm suçu ona yıkarak meseleyi geçiştirmeye çalışıyor. Bu doğru ve adil bir tutum değil. İsmet Paşa sadece kendi ikbalini düşünen Mustafa Kemal’in “emir eri” biridir ve M. Kemal’in ölümüne kadar hiç bir yaptığının kıymet-i harbiyesi yoktur.
O sebeple, öncelikle bu gadre sebep olan Mustafa Kemal’i resmi tarihin makyajladığı şekilde değil, gerçek çehresiyle tanımamız gerekiyor.
Tabii bu konu aslında bir kitap hacminde. Ama biz Ethem Bey’in mezarına sahip çıkmayı sadece bir vefa mevzuû olarak görmediğimiz için, yazımızın girişinde uyandırıcı olacağını düşündüğümüz bazı bilgileri aktarmayı yararlı görüyoruz. Merak edenler teferruatlara ulaşacak yolları bulabilirler.
***
Osmanlı, hiçbir mecburiyeti yok iken firasetsiz İttihat ve Terakki paşalarının hayalleriyle girdiği Birinci Dünya Harbi’nde Sina, Irak, Kafkasya ve Çanakkale cephelerinde savaştı. Son savaş ise Filistin cephesinde oldu.
“Filistin cephesinde 3 ordumuz vardı. Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci Ordulardan mürekkep olup ‘Yıldırım Orduları’ adını alan bu kuvvetlerin Cephe komutanı Liman Von Sanders’ti. Dördüncü Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa, Sekizinci Ordu Komutanı Arapgirli Cevad Paşa, Yedinci Ordu Komutanı ise Selanikli M. Kemal Paşa idi. Cephe umumi Karargâhı Nasıra’da (Filistin) bulunuyordu. Dördüncü Ordu’nun merkezi Salt, Yedinci Ordu’nun Nablus, Sekizinci Ordu’nun ki ise Tul-i Kerem Kasabalarıydı.
31 Ağustos 1918’de bu cephede o kadar ani bir çöküş vukua geldi ve bu hal o derece süratli bir hezimete yol açtı ki, kilometrelerce geride bulunan Ordu Kumandanları bile canlarını güçlükle kurtarabildiler. Gerçekten Devletimizi “Mondros Mütarekenamesini” imzalamaya mecbur bırakan bu hezimet esnasında Sekizinci Ordu Komutanı Cevad Paşa, Karargahından kalpağını bile alamadan kaçıp kendini Şam’a zor atmış ve burada 3. Kolordu Komutanı İsmet Paşa’yı tellal bağırtarak aramaya mecbur kalmıştı.
Bu hezimet, Yedinci Ordu Kumandanı M. Kemal Paşa’nın, sağ ve solundaki Dördüncü ve Sekizinci Ordulara haber vermeden ani bir şekilde ric’at etmesiyle ortaya çıkmıştı. Merkezi durumdaki 7. Ordunun ani ve habersiz ric’ati ile cephede açılan boşluktan saldıran İngilizler sağ ve soldaki Sekizinci ve Dördüncü Orduları arkadan kuşatarak, yetmiş beş bin esir ve üç yüz yetmiş beş adet top ele geçirdiler. ” [1]
Bu bozgundan bir süre sonra Almanya’ya dönen Liman von Sanders’in “Umum Cenub Orduları Kumandanı” sıfatını devrettiği (31-10-1918) Kemal Paşa, 8000 askeri bulunmasına rağmen, “bu unvan da Onun Halep civarında yeni bir müdafaa hattı teşkil ederek, düşmanı durdurmaya çalışmasını temin edemedi. Karargahını iki yüz kilometre daha geride bulunan Adana’ya çekti.” [2]
“Bu üç ordu, Kudüs’ün kuzeyinde tahkim edilmiş bir mevzide bir müdafaa hattı teşkil ediyordu. İngilizler sayıca üstündü ama Osmanlı birlikleri de yeni ve ağır Alman silahları ile donatılmıştı. Diğer cephelerden farklı olarak Filistin-Suriye’deki birliklerin mühimmatı ve morali yerindeydi. İstanbul’un elverişli bir mütareke için mukavemetini bahane ettiği bu birliklerin bu kadar çabuk çözülmesi hayret uyandırmıştır.”[3]
Ama Mustafa Kemal bu hataların ve yaşananların hiçbir açıklamasını yapmadı, hesap vermedi.
“Kemal Paşa, ‘Ordumla sahralar ve nehirler geçerek Şam’a ricata mecbur oldum. Burada çekilen meşakkatin izahı uzun olur’ diyerek, en basit bir hâdiseyi bile tafsilatlı anlattığı halde, burada nedense sözü kısa kesmeyi tercih etmiştir.” [4]
“Kemal Paşa, 27 Eylül gecesi görüştüğü meşhur İngiliz casusu Lawrence’dan, İngiltere’ye göre, Suriye ve Irak’ın geleceğinin Emir Faysal ve Genç Araplara ait olduğu; Türklerin, başkalarına ait topraklardan çekilmesi ve Anadolu’ya odaklanması icap ettiği tavsiyesini almıştı. (Alan Palmer, Victory 1918).” [5]
“Allenby’nin istihbarat subayı Alexander Aaronsohn, 25 Ekim’de Haleb’e geldiğinde 7. ordu kumandanı (Mustafa Kemal) ile görüşüp öğle yemeği yediğini; onun kendisine ‘mağlubiyet için fazla üzülmediğini; Enver Paşa’nın itibarının kırılmasının daha mühim olduğunu söylediğini’ anlatır (American Israelite, 1 March 1923; Border Cities Star, 30 August 1929).”[6]
Bu söz ihanetin itirafı değil midir?
Bu arada Orta Doğu’daki görevlerini başarıyla(!) tamamlayan Mustafa Kemal’in 11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Vahdeddin’e “çok gizli” kaydıyla çektiği telgrafla, “Derhal İngilizlerle barış yapılması ve kendisinin de içinde olacağı yeni bir Bakanlar Kurulu oluşturulmasını önermesi”[7] de ilginçtir.
Son ordularının da yenilgisiyle mukavemet imkânını kaybeden Osmanlı Devleti, bu yılgınlıkla 30 Ekim 1918’de “Mondros Mütarekenamesini” imzalamaya mecbur kaldı.
Mondros Mütarekenamesiyle birlikte yenilmiş sayılan Osmanlı ordusu büyük ölçüde silahsızlandırılarak tasfiye edilmiş, İstanbul, emperyalist İngilizler tarafından 13 Kasım 1918’de fiilen işgal altına alınmıştı.
Yine çok ilginçtir ki, “Adana’dan İstanbul’a dönen Mustafa Kemal 13 Kasım 1918 gününden, yani İstanbul’un İngilizlerce işgalinden itibaren, İngiliz işgal kuvvetleri Kumandanı General Harrington’un da içinden çıkmadığı Pera Palas’ta ikamete başlamıştır.” [8]
Çok daha ilginç olaylar da var. “İstanbul’a dönüşte Filistin cephesi kumandanları hakkında bir askeri takibat yapılmadığı gibi, Fevzi Paşa, Kemal Paşa’nın divan-ı harbe verilmesini engellemiştir. Buradaki kumandanların tamamı, Anadolu hareketi içinde yer almıştır. Bu da gösteriyor ki, bu karardan ve gizli temaslardan merkezde bazılarının da haberi, hatta tasvibi vardır.”[9]
…Ve “Fevzi Çakmak hatıralarında, Kemal Paşa’nın bu sebeple kurşuna dizilmesine engel olduğunu anlatır.”[10]
***
“İşte böyle bütün bu başarısızlıklara rağmen gizli bir el tarafından korunduğu intibaı veren “Mustafa Kemal, İstanbul Pera’da gününü gün edip İngiliz subaylarla vakit geçirirken, Kâzım Karabekir, Boğazda işgal kuvvetlerini görünce Tekirdağ’a çıkan tayinini 24 Şubat 1919’da Erzurum’daki 15. Kolordu komutanlığına aldırtır. Erzurum’a gitmeden önce birçok resmi ve sivil şahsiyetle görüşen Karabekir, 11 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşa ile Şişli’deki evinde görüşerek kendisini Anadolu’ya davet eder. Ama Mustafa Kemal bu çağrıyı cevapsız bırakır ve Karabekir’e muvaffakiyetler dileyerek evinden uğurlar.”[11]
Ve 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’i işgal eder.
Gelişmeler karşısındaki tepki, Anadolu’da halktan ve halkın tepkilerine sahiplenen halk önderlerinden gelenlerden ibaretti. Ege’de Ethem Bey, Demirci Efe, Yörük Ali; Çukurova’da ise Salih Bey,… gibi.
***
ETHEM BEY… ETHEM BEY…
Ethem bey “Hatıralarında”, ülkeyi terk etmeye hazırlanırken bir süre sığındığı Eski Manyas köyünde Milli Mücadeleye başlayışını şöyle aktarıyor:
“Genel Savaş’ın sonucu olarak en ağır şartlarla Mondros Ateşkesini kabul ettirmesine rağmen, galip devletler ateşkes hükümlerini bozmaya başlayınca, Osmanlı Devleti ve halkı adına özgürlük ve bağımsızlığı korumak amacıyla İzmir’de kurulan gizli cemiyetin kararıyla ben ilk isyan bayrağını tam iki buçuk yıl önce açmıştım. Ve şimdiki müfrezeme yakın bir maiyetle halkı önce fikren hazırlamaya buralarda başlamıştım. Aradan çok zaman geçti. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine milleti, İzmir’e doğru sevk ve tahrik ile işgalci orduya karşı vatanı savunmaya giderken yine bu köyden geçmiştim.”[12]
Ethem Bey’in bu sözleri 1921 Ocak ayında sarf ettiği dikkate alındığında 2,5 sene dediği zaman dilimi yaklaşık 1918 yılının ortalarına denk geliyor.
Yani, Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı gün Anadolu’da mukavemet çoktan başlamıştı. Ethem bey Salihli civarında, işgalin önünde barikat görevi görecek bir cepheyi zaten oluşturmuştu. Balıkesir, Gönen, Kirmasti, Bandırma ve Bursa’da sözünü geçirdiği Çerkeslere haber gönderip çağırmış ve kuvvetlerine katmıştı. Ethem‘in oluk oluk kan akıtarak oluşturduğu Salihli cephesi, o sıralar Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleriyle uğraşan M. Kemal ekibinin ciddi bir nefes almasını sağladı. Çünkü Salihli cephesi ile birlikte, her geçen gün biraz daha genişleyen işgal cephesinin önüne önemli bir set çekilmişti.(…) Anadolu’nun ağırlıkla Ege Bölgesi olmak üzere çesitli yörelerinde Kuvva-yı Milliye adı altında başlayan yerel direnişler kendiliğinden giderek güçleniyordu.
Ancak bu direnişler, merkezi bir önderlikten yoksundu.
Merkezi bir yapı olmadığı için asi olarak değerlendirdikleri yapılara bile müdahale edemiyor, isyanları bastırması için tek zinde güç olan Ethem bey ve adamlarını oradan oraya koşturuyorlardı.
Bu durum aslında Mustafa Kemal’e tam aradığı fırsatı veriyordu. Hırslıydı. Hem de subayken padişaha mesaj çekip hükümete/siyasete girmeyi isteyebilecek kadar hırslıydı. Stratejisini oluşturdu ve kurguladığı kendisini tek otorite haline getirecek planlarını bir bir uygulamaya başladı.
***
Çerkes Ethem’in cansiperane mücadelesine şahit olan halk kendisine büyük teveccüh gösteriyordu. Üzerinde topladığı bu güç, “ülke liderliğini elde etme hesapları içinde olan asker görünümlü siyasileri” rahatsız etti ve oyunu bozabileceği kaygılarıyla onu oyun dışına atmaya karar verdiler. Ve oluşturulması için 1,5 yıl zaman kazandırdığı Nizami Ordu’nun ilk seferi Yunan işgalciler yerine Ethem Bey üzerine yaptılar.
Ancak Ethem bey kendisine kurulan bu hain tuzağa düşmedi. Kendi savaşçılarını Milli Kuvvetlerle çatıştırmadı. Sadece kendini ve adamlarını müdafaa etmeye gayret etti. Çaresiz bırakılmıştı. Düşündü ve yurt dışına çıkmaya karar verdi. Önce birliklerini dağıttı, sonra Yunan komutanlığına müracaat ederek geçiş izni istedi. Geçtiği Yunanistan’da bir süre tutulduktan sonra tedavi olmak üzere Avrupa’ya geçti… Daha sonra da Ürdün’deki soydaşlarının yanına.
Ve hazin hayat hikayesi 21 Eylül 1948’de Amman’da sona erdi.
Mevla rahmet eyleye.
****
Milli mücadele tamamlanıp Cumhuriyete geçilmesi ile birlikte Mustafa Kemal tüm istediklerini elde etmişti. Tıpkı Ethem bey gibi, Milli Mücadele’ye katkı sunan bütün liderleri değişik suçlamalarla enterne etti ve ülkede kendi diktatörlüğünü kurdu.
Kısaca vatan için, millet için verilen tüm emekler tek kişiyi yüceltmek için tamamen yok sayılmıştı.
Peki asıl ihanet bu değil midir?
ETHEM BEY’İN KABRİ
Neyse, biz hikâyenin bir de Ethem beyin vefatından sonraki kısmına bakalım.
Ethem beyin mezarının Amman Çerkes Mezarlığı’nda olduğu biliniyordu. Ama yıllar geçip yerini bilenler azalınca, kimin ne bildiği de bilinemez hale geldi. Mesela ben kabrin bir fotoğrafını bile görmemiştim.
Bu mezarı daha önce Dışişleri Bakanı iken Ürdün ziyareti sırasında Tansu Çiller de ziyaret etmek istemiş fakat -o günlerde görev başında olup daha sonra 28 Şubat 1997’de maskelerini çıkarıp iyice pervasızlaşan- “Kemalist Tarikatçılar” tarafından alavare dalavare ile engellenmişti. (2013 yılında, Genel Kurmaydaki Mustafa Kemal ve Ethem Bey’in adamlarıyla birlikte Haziran 1920’de Ankara Garı’nda çekilen fotoğrafta Ethem Bey ve adamlarının yüzlerinin nasıl tahrif edildiğini hatırlarsanız Kemalist Tarikatın Ethem nefretini daha iyi anlayabilirsiniz.) Ziyaret olayının nasıl gündeme geldiğini o günlerde Tansu Çillerle birlikte çalışan, sonradan milletvekilliği de yapmış gazeteci Hüseyin Kocabıyık şöyle anlatıyor:
“Ethem bey, nam-ı diğer Çerkes Ethem Cumhuriyet tarihinin en çok konuşulan ve tartışılan simalarından. Ömrünü devletine hizmetle geçirmiş, Milli Mücadele yıllarında Kemalistlerle ters düşünce 1921 Ocak ayında Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış.
Yıl 1996. Refah-Yol koalisyon Hükümeti iktidarda. Tansu Çiller’le çalışıyoruz. Kendisinin Ürdün’e bir ziyaret programı var. Bu programı öğrenince “Tamam işte, şimdi tam zamanı; bunu yapsa yapsa ancak Tansu Hanım gibi cesur bir Başbakan yapar” dedim ve soluğu Başbakan Yardımcısı ve Dış İşleri Bakanı Tansu Hanım’ın yanında aldım. Ethem Bey’in nasıl bir kahraman insan olduğunu, ona hain demenin nasıl büyük bir haksızlık ve adaletsizlik olduğunu anlattım. Mezarının Ürdün’de olduğunu, onun na’şını Türkiye’ye getirmemiz halinde 28 Şubatçılara ve resmi ideolojiye iyi bir tokat atabileceğimizi söyledim. Eşi Özer Çiller de Çerkez kökenli olduğu için beni destekledi. Tansu Çiller bu projeyi hemen benimsedi. “Tamam, hazırlıkları yapın” dedi. Ürdün’de önce Ethem Bey’in mezarını ziyaret edecek ve orada güzel bir konuşma yapacaktı. O konuşmada mezarın Türkiye’ye naklinin yapılacağını bunun için kanuni işlemlerin TBMM’nde yerine getirileceğini açıklayacaktı.
Nitekim Ürdün’e gitti, ben yanına da rahmetli Şükrü Karaca’yı koydum ki, bir kaza olmasın.
Sonra ne oldu Ürdün’de biliyor musunuz?”
Hikayenin Ürdün’de yaşanan devamını, olayın aktörlerinin isimlerini de zikrederek anlatan gazeteci Faruk Bildirici’nin kitabının[13] “Dışişlerinin Çerkes Ethem Gafı” başlıklı bölümünden takip edelim:
“Çiller, Kuzey Irak’taki askeri harekat nedeniyle tam üç kez ertelediği Ürdün gezisine Kasım 1996’da çıktı. Kral Huseyin’in kendisinin onuruna verdiği yemekte, Amman Büyükelçisi Süha Ümar’ı yanına çağırdı:
– Çerkes Ethem’in mezarına gitmek istiyorum. Programı ona göre değiştirin.
– İlgili arkadaşlara ileteceğim efendim.
Ümar, şaşkın bir halde Dışişleri Protokol Genel Müdür Yardımcısı Ataman Yalgın’ın yanına gitti. Başbakanın isteğini aktardı.
Yalgın, duyduklarına inanamadı; protokol masasında oturan Çiller’in kulağına fısıldadı:
– Efendim, bir yanlışlık var galiba. Amman’da Çerkes Ethem’in mezarı yok.
Çiller, gezi öncesinde bilgi aldığı insanlara güveniyordu. Mezarı görmekte ısrarlıydı. Diplomatlar, ikna için bir de askeri ataşeyi gönderdiler. Çiller, kabullenmek zorunda kaldı…
Oysa Çerkes Ethem’in mezarı, öldüğü tarih olan 1948’den beri Amman’daki Kabartay Mezarlığındaydı.”
Ve bu girişim böylece akim kaldı.
***
Yıl 1997. Çerkes Ethem tartışması, bu kez Cumhurbaşkanlığı’na taşındı. Başlarında Muhittin Ünal’ın bulunduğu Kafkas Dernekleri yöneticileri, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yakındılar: “Ders kitaplarında Hain Çerkes Ethem denmesin. Devlet belgeleri incelensin, gerçek ortaya çıkar. Hain ise hain olarak kalsın. Ancak kitaplarımızda Çerkes lakabı kullanılmasın. Bu yaralayıcı oluyor.” dediler.
Ama Demirel, ‘ders kitaplarındaki resmi tarihi’ tartışmak istemiyordu. Bunu açıkça dile getirdi: ‘Tarih unutulamaz. Ama tarihle de yaşanamaz. Geçmişteki yaraları kaşımanın, gündemde tutmanın kimseye yararı olmaz. Suçun şahsiliği önemlidir. Kimse, birine takılan lakaptan alınganlık göstermesin.” dedi ve olayı kapattı.[14]
Askerden yedi defa dayak yemiş ve iyice yörüngeye oturmuş yüreksiz Demirel’in tavrı başka ne olabilirdi ki.
***
Yıl 2014. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin desteği ile bir grup Kafkas derneği tarafından gerçekleştirilen törende konuşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Çerkes Ethem’in vatan haini olarak tanıtılmasına yönelik eleştirilere cevap verdi. “Türkiye’de hiçbir vatansever, resmi ideolojiye kendini kaptırmış 3-5 kişi dışında, Çerkes Ethem’e hain diyemez. Çerkes Ethem, gerçekten İstiklal mücadelesinde varını, yoğunu ortaya koymuş bir insandır. Allah rahmet eylesin. (…) Parlamentoda bulunup da Çerkes olduğunu iddia eden milletvekilleri için büyük bir ayıp. Çerkes Ethem için bir kanun teklifine gerek olmayabilir ama bir meclis araştırması komisyonu kurulması çok isabetli olur. Bir meclis araştırma komisyonu kurulsa, tarihi araştırsa, sonunda Çerkez Ethem’in ne kadar masum olduğu, milletini seven ne kadar büyük bir vatansever olduğu, istiklal mücadelesinde vatanı için hayatını nasıl ortaya koyduğu apaçık ortaya çıkacaktır. Çerkes Ethem komisyonunu hep beraber kurar ve sonucunu hep birlikte alkışlarız” dedi.[15]
Arınç’ın bu sözleri gündem oldu ve lehte aleyhte epeyce tartışıldı ama bir sonuç doğurmadı. O komisyon kuruldu mu, hiç hatırlamıyorum. O kalibrede 20 Çerkes milletvekili mecliste hiç oldu mu acaba?
***
Yıl 2015. Kahramanmaraş’ta yaşayan Şevket Canlı adlı aslan yürekli bir vatandaş TBMM Dilekçe Komisyonu’na başvurarak, Mustafa Kemal Atatürk tarafından affedilen Çerkes Ethem’in naaşının Türkiye’ye getirilmesini istedi. Başvuruyu işleme alan TBMM Dilekçe Komisyonu, Çerkes Ethem’le ilgili çalışma başlatırken, 5 ayrı bakanlıktan ellerindeki bilgi ve belgeleri göndermelerini istedi. Fakat bakanlıklardan hiçbir bilgi, belge, kayıt çıkmadı.
Şevket Canlı’ya 06.01.2016 tarihinde verilen cevapta, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın bilgileri doğrultusunda şu ifadelere yer verildi: “Adalet Bakanlığı cevabi yazısında; konuyla ilgili daha önce Kanunlar Genel Müdürlüğü’ne intikal eden herhangi bir müracaat kaydına rastlanmadığı, bu kapsamda Bakanlıkça hazırlanan kanun tasarısı taslağı bulunmadığı gibi, diğer bakanlıklarca hazırlanıp görüşe sunulmuş kanun tasarısı taslağı da olmadığı, yine görüş için gönderilen herhangi bir kanun teklifi kaydına rastlanılmadığı; İçişleri Bakanlığı cevabi yazısında, dilekçede bahsi geçen taleple ilgili olarak Bakanlığın arşiv kayıtlarında herhangi bir bilgiye rastlanılmadığı belirtilmiştir. İdarece beyan olunan açıklamalar dışında Çerkez Ethem Bey’le ilgili, itibarını kaldıran veya zedeleyen resmi bir karar bulunmadığı anlaşılmış olup, 3071 Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun ile TBMM İç Tüzüğünün 116’ncı Maddesi uyarınca dilekçe hakkında Komisyonumuzca başka bir işlem yapılmayacağına karar verildi.” [16]
Kanun yok, tasarı yok, önerge yok, arşivlerde bir kayıt yok… Bu demektir ki ülkede sadece iki dudağının arasından çıkan her söz kanun kabul edilen bir diktatör var. Evet, keyfi olarak hain yaftası takılan ve uğruna canını ortaya koyduğu ülkeye 28 sene sokulmayıp gurbet ellerde can vermesine sebep olunan bu insanın hakkı ne olacak şimdi?
Evet bu ülke bunları yaşadı.
TBMM Dilekçe Komisyonu’nun kendi arşiv araştırmalarında sadece Çerkes Ethem’in Ürdün’den dönemin idaresine gönderdiği, ülkesine dönmeyi, yargılanıp gerçeklerin tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmasını istediği bir mektup çıktı.[17]
***
2017 yılında da, TBMM Dilekçe Komisyonu’ndan gelen bu cevabı alan Ethem Bey’in yeğeni Güner Kuban, kitaplarda yer alan “Hain Ethem” suçlaması dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine 250 bin TL’lik bir tazminat davası açtı. Bu davanın bir sonuç verdiğine dair bir şey duymuş değilim. Muhtemelen takipsizlik verilmiştir. Çünkü bazı yürekler hala Selânik.
***
Gelelim bu yazıyı kaleme almamıza sebep olan en başta bahsini yaptığımız Yusuf Ziya Arpacık’ın sosyal medya mesajına…
Yusuf Ziya Arpacık Ürdün’e giderken araştırmış ve edindiği bilgi doğrultusunda Ethem Bey’in mezarını bulmak üzere Vadi Sir Kabristanına gitmiş ama bulamamış. Arpacık sonrasında yaşadıklarını kendi sosyal medyasında şöyle anlatıyor:
“Kabri ararken eksik bilgi yüzünden önce Vadi Sir semtindeki mezarlığa gittik. Beş altı kişi rastladı yolda. Onlara sordum Çerkes Ethem’in kabrini arıyoruz diye. ‘Hem sürüyorsunuz, hem soruyorsunuz!..’ diye Türkçe cevap vermez mi!..
Benim kim olduğumu bilmeden Arapça soruma bizim dilimizde cevap vermişti. Ve devamla Çerkes olduklarını, hemen yakında dernekleri olduğunu belirterek bizi davet etti. Acelemiz vardı ve biz (onlardan aldığımız bilgi doğrultusunda) kabri aramak için Al Mustar’a gittik…
Yıllardır terkedilmiş Al Mustar Kabristanı…
Mezar taşlarındaki defin tarihlerini okuyarak 21 Eylül 1948 gününe ulaştık… Ve bulduk…” diyor Yusuf Ziya Arpacık.
Kabrin ve kendisine kabir yerini gösterenlerin fotoğraflarını da yayınlamış Arpacık. Keşke mezar taşının yakın plan bir çekimi filan olsa da ne yazdığını görebilseydik. Sadece üzerindeki tarihe bakılarak mı bu kanaate varıldı tam anlaşılmıyor kullanılan ifadeden.
Ama dilerim yanılmamıştır sayın Yusuf Ziya Arpacık.
Allah tüm ölmüşlerimize mağfiret eyleye.



KAYNAKLAR:
[1] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, Sebil Yayınları, İstanbul-1993,s:146-147
[2] Kadir Mısıroğlu, a.g.e, s:148
[3] Ekrem Buğra Ekinci, “Sonun Başlangıcı: Filistin-Suriye Bozgununun Hikâyesi”, 3 Aralık 2018, www.ekrembugraekinci.com
[4] Ekrem Buğra Ekinci, a.g.m.
[5] Ekrem Buğra Ekinci, a.g.m
[6] Ekrem Buğra Ekinci, a.g.m
[7] Padişaha arz edilmek üzere Padişahın Başyaveri Naci Beyefendiye çektiği 11-13 Ekim 1918 tarihli telgraf:
“Talat Paşa kabinesinin felç olmuş bir halde olduğunu, Tevfik Paşa hazretlerinin bir kabine oluşturmakta zorluklarla karşılaştığını haber alıyorum. Ordular muharebe gücünden yoksun ve zaten mevcut kuvvetler müdafaadan aciz bir hale getirilmiştir. Düşman her gün daha elverişli ve ezici şartlar kazanmaktadır. Müttefiklerle, olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin tamamen elden çıkması ve devletimizin telafi edilemez tehlikelere uğraması ihtimal dışı değildir. Muhterem Padişahımıza olan sadakat ve bağlılığım ve vatanın selametini sağlamak itibariyle arz ederim ki, Tevfik Paşa hazretleri hakikatten zorluklarla karşılaşmışlarsa, sadaretin derhal İzzet Paşa hazretlerine verilmesi ve onun da, esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve benden mürekkep bir kabine teşkil etmesi zaruridir. Adı geçen kişilerin oluşturacağı kabinenin vaziyete hâkim olabileceği düşüncesindeyim. Tevfik Paşa hazretleri size isimlerini saydığım kişilere müracaat ettiği takdirde kolaylık sağlayabilir zannederim.” ATABE (Atatürk’ün Bütün Eserleri), Cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 232.
[8] Mustafa Armağan, Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı, Zaman, 27.11.2007
[9] Ekrem Buğra Ekinci, a.g.m
[10] Ekrem Buğra Ekinci, a.g.m
[11] M. Emin Erler, Kazım Karabekir-Mustafa Kemal İlişkileri ve Ayrılan Yollar, Tarih Medeniyet Dergisi,Haziran 1997, Sayı:39
[12] Çerkes Ethem, Anılarım, Berfin Yayınları, İstanbul-1993, s. 139
[13] Faruk Bildirici, Maskeli Leydi-Tekmili Birden-Tansu Çiller, Ankara-1998, s. 376
[14] Faruk Bildirici, Hürriyet-Pazar Gazetesi, 22 Haziran 1997
[15] Sebile Çetin-Uğur Sağlam, Hürriyet Gazetesi, 9 Kasım 2014
[16] Yeni Şafak, 04/05/2016,
[17] Güneş Gazetesi, 20 Temmuz 2015

