Jannah Theme License is not validated, Go to the theme options page to validate the license, You need a single license for each domain name.
Erol Karayel

ULUSAL YOK OLUŞ KORKUMUZ SOSYAL BİR SORUN MU?

EROL KARAYEL

Hepimizin malumu ki, sosyoloji bilimi, sosyal sorunların ortaya çıktığı şartları tespit ile bunları araştırıp analiz eder.

Sosyal sorun ise “toplumda çok sayıda insan için olumsuz sonuçları olan ve ele alınması gereken bir durum veya davranış” olarak tanımlanır.

Peki, toplumdaki pek çok türdeki olumsuz durum ve davranışların hepsi sosyal bir sorun mudur?

Hayır değildir.

Toplum kesimlerinde var olan pek çok sıkıntı “sosyal sorun” statüsünü kazanacak kadar olumsuz olmasına rağmen hiç dikkate alınmaz ve hiçbir zaman sosyal bir sorun haline de gelemezler; dolayısıyla üzerlerinde bir çözüm çalışması da yapılmaz.

Ne zaman ki, vatandaşlar, politika yapıcılar veya diğer gruplar “bir duruma veya davranışa” dikkat çeker ve ona sahiplenirse ancak o zaman sosyal bir sorun olarak kabul edilirler.

***

Farklı şekilde ifade edecek olursak, bir durumun veya davranışın toplumsal bir sorun olarak kabul edilebilmesi için, ele alınması gerektiğine dair kamuoyunda bir algı oluşması gerekir ki, bu da sosyolojide algı, en az gerçeklik kadar önemli” anlamına gelir.

Bunun daha farklı bir ifade şekli, “sosyal sorun” statüsünün kendiliğinden kazanılmadığı, bilinçli olarak inşa edildiğidir.

***

Bu açıklamaların ışığında şimdi kendimize soralım: Çerkeslerin bir kısmında var olan “gelecekte de var olabilme” kaygısı sosyal bir sorun mudur?

Buna bugünkü şartlarda verebileceğimiz cevap maalesef “sosyal bir sorun değildir” olacaktır.

Çünkü, sorunun öznesini teşkil eden geniş kesimlerin bu var olma kaygısına “bir muhabbet mevzuu” olmanın ötesinde bir ilgi göstermedikleri maalesef acı bir gerçek.

***

Peki, Çerkes varlığının geleceği için tehdit oluşturan bu mevcut durum sosyal bir sorun haline getirilebilir mi?

Evet, getirilebilir ama küçük bir kesimde var olan bu kaygıya daha geniş kesimlerin sahiplenmesi ve gerekli çalışmalar yapılarak konunun ülke yönetimlerinin ilgi alanına sokulması gerekir.

Sosyoloji literatüründe bu süreçte yapılacak çalışmalara sosyal inşaacılık deniyor.

***

Bizim insanlarımızın pek çoğu yaygın ana akım ideolojilerin esiridir. Dolayısıyla bizim sosyal inşaacılık başlığı altında öneriler geliştirmemiz, kendilerini bir yerlere yönlendirdiğimiz vehmi oluşturabilir. Onun için sosyal inşaacılığın bir öğreti[1] değil, bir yöntem olduğunu[2] belirtmemizde fayda var.

***

Sosyal inşaacılık yöntemi nasıl çalışır?

“Sosyal inşaacılık, insanların gerçekliği sosyal pratikleri aracılığıyla oluşturduğunu ve sürdürdüğünü savunur. İnsanlar önce, sahip oldukları bir fikri hayata geçirmek için hikâyeleştirip, yazarak veya diğer yollarla “dışsallaştırıp” kamuoyuna mal eder. Daha sonra başkaları bu hikâyeyi anlattıkça, ya da kitabı okudukça bu fikir yayılarak bir “bilinç nesnesi” haline gelir ve bir süre sonra bu fikir bu insanlar için “objektif bir hakikat” halini alır.

Ve son aşamada ise fikir toplumun bilincinde “içselleşir” ve gelecek nesiller az çok bu fikri objektif bir hakikat olarak kabul ederler; çünkü fikir zaten doğdukları dünyada mevcuttur.”[3]

***

Çerkeslerin gelecek endişeleri maalesef bu süreçleri yaşayarak bir soruna dönüşemedi. 2000’lerin başına kadar içe kapalı folklorik bir topluluk olarak kalındı. Başımıza gelen tarihi facia ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan var oluş sorunumuzu sohbet mevzuu yapmanın ötesine taşıyamadık. Hikayemizi arşivlerden çıkarıp dört başı mamur bir şekilde yazıp kamuoyuna mal edemedik. Bir avuç insanın yaptığı çoğu derinliksiz cılız yayınlar ve belli günlerde yapılan anma etkinlikleri bu hükmümüzü tekzip edecek şeyler değil. Çünkü bu etkinlikler, kaygılarımızı dışsallaştırıp kamuoyuna mal edemedi. Dolayısıyla mevcut varoluşsal endişelerimizi bugün için “sosyal bir sorun” olarak nitelendiremiyoruz.

Bu konu, iki açık hava protestosu, birkaç basın bildirisi ile halledilebilecek bir konu da değil. İçinde yaşadığımız toplumların pek çok sorunu var. Popüler algıları etkilemek için onlarla rekabet etmek durumundayız. Durumumuz ve endişelerimiz, bunun altında yatan nedenler, sorunumuza yönelik mümkün çözümler hususunda haber mecralarını ve popüler görüşleri etkilemeye çalışmamız gerekiyor.

Maalesef bunları yapmıyoruz.

Kısacası, gökteki bulutları toplayıp şimşekler çaktırmamız gerekiyor ki yağmur yağdırabilelim.

***

“Sosyal yapılanma sürecini sistemleştirmeye çalışan Sosyolog Joel Best, toplumsal bir sorunun ne olduğunu belirlemek, tartışmak ve izlenecek vetireleri ortaya koymak için bir çerçeve öneri hazırlamış. Sosyal medyanın insanları bir davaya nasıl çekebileceğini veya hükümetin bu programları nasıl destekleyebileceğini modern teknolojiyle birlikte ele almış. Joel Best’in çalışması hükümetin toplumsal sorunlarla ilgili olarak nasıl harekete geçtiğine dair anlayışımızı genişletiyor ve bundan sonra ne olacağını düşünmemize yardımcı oluyor. Bu model, toplumsal sorunlarda neyin ortak olduğunu ve belki de daha önemlisi, bunları çözmeye çalışırken neyin etkili olduğunu keşfetmemizi sağlıyor.”[4]

Yazımızın bu bölümünde ulusal varoluşa dair endişelerimizi Joel Best’in önerileri[5] doğrultusunda ele almaya çalışacağız.

***

1. Birinci Adım: Talepte Bulunma

Bu adımda, insanlar ve gruplar bir sorunu belirler ve başkalarını bunu ciddiye almaya ikna etmeye çalışır. Bu adımda, soruna “iddia” veya “belirli bir sorunlu durumun ele alınması gerektiğine dair bir argüman” denir.

Bu aşamada kişiler, bir sorunun var olduğu ve bu konuda ne yapılacağı konusunda hemfikir olur veya kimin harekete geçmesi gerektiğini tartışırlar.

Sivil haklar aktivistleri İddialarını savunmak için oturma eylemleri, boykotlar, yürüyüşler, gösteriler v.b. düzenlerler. Bu eylemleri gerçekleştiren kişiler, başkalarını “bir şeyler yapılması gereken sorunlu bir durum olduğuna” ikna etmeye çalışan iddia sahipleridir.

Çerkeslerin bu adıma dair son 20 yılda sistematize olmayan, sürekliliği olmayan ve kesinlikle yetersiz bazı çalışmaları oldu. Ama bu çalışmaların hiçbirinin sonuç odaklı olduğunu söyleyemeyiz. Önemli bir kısmı reaksiyoner aktivitelerdi. Sadece toplumun bir kesiminde var olan bir canlılık emaresinin dışavurumu olarak değerlendirebiliriz. Eğer bir sonuç elde edilmek isteniyorsa bunların belirli bir merkezi yapı tarafından, içeriği iyi düşünülmüş, etkili, mantıklı, planlı ve sürekli eylemler şeklinde organize edilmesi gerekiyor.

“2. İkinci Adım: Medya Kapsamı

İkinci adımda, hak iddia edenler, söz konusu sorunun nedenleri, etkileri ve istenen sonuçları konusunda kendileriyle aynı fikirde olan diğer insanları ve grupları bulmak için çalışırlar.”

Bu adımda öncelikle varlığı tehdit altında olan Çerkes toplumunun kentte yaşayan önemli bir kesiminin kendi içinde bütünleşmesi ve tanımlanan soruna sahip çıkar hale getirilmesi gerekir. Sonrasında diğer kesimlerden kişi ve grupları da Çerkes Sorununun sahiplenicileri haline getirmek için çalışmak gerekiyor. Bunun için medya, özellikle sosyal medya en önemli vasıtadır. Burada güçlü, etkili ve sürekli içerik üretimi çok önemlidir.  Fakat sadece medya üzerinden sözle değil, aynı zamanda yüz yüze temas içeren saha çalışmalarına bilhassa ağırlık verilmelidir. Yüz yüze kurumsal temaslar mutlaka konulara hakim, yetkin kişiler tarafından yapılmalıdır.

“3. Üçüncü Adım: Kamuoyunun Tepkisi

Bu adımda, bireyler, gruplar ve örgütler sorunun belirli bir açıklamasına uyum sağlamaya başlar ve yeni bir politika veya mevcut yasada bir değişiklik talep eder. Çoğu zaman, politikada veya yasada değişiklikleri meydana getiren bu adım toplumsal hareketlerin gücüdür.“

Bu aşamada artık kendimizi izah eden argümanları üretmiş olmamız gerekir. Teorik alt yapıda eksikliğin olmaması, her türlü soruya ikna edici tutarlı cevapların geliştirilmiş olması, bunların bir kısmının sloganlaştırılarak tüm destekçilerin diline, söylemine yerleşmiş olması gerekiyor. İrrite etmeyen, prestijli savunucuların kürsülerde yer bulması da önem arz eden diğer bir husustur.

 “4. Dördüncü Adım: Politika Oluşturma

Politika oluşturma aşamasında, hükümetler, sosyal bir soruna cevap olarak yeni politikalar oluşturmakla sonuçlanan yeni yasalar ve kurumlar oluşturur, yetkilendirir. Çünkü sosyal soruna cevap, değişiklik yapmak için harekete geçme yetkisine sahip kurumlar gerektirir.”

Eğer bu aşamaya kadar yapılan çalışmalarla ülkeyi yönetenlerin dikkati çekilebilmiş ve çözüm yönünde bir irade ortaya çıkmışsa, çalışılmış çözüm önerilerinin, raporlamaların yönetimin önüne koyulabiliyor olması gerekir. Atılacak adımlar, oluşturulacak kurumlar konusunda öneriler sunulmalı, empati çalışmaları yapılarak oluşacak çekinceleri giderecek argümanlar üretilmelidir.

 “5. Beşinci Adım: Sosyal Sorunlar Çalışması

Yeni bir politika yürürlüğe konduğunda kurumlar değişikliği uygulamak için harekete geçmelidir.”

Çözüme yönelik oluşturulan kurumların atıl kalmaması için takip edilmeli ve aktivasyona zorlanmalıdır. Örneğin, iki yıl öncesinde YÖK tarafından Marmara Üniversitesi bünyesinde bir Soykırım Araştırmaları Enstitüsü kurulmuştu. Bizim sorunlarımıza direkt katkı sağlayabilecek bu yapının çalışmaları veya akıbeti hakkında ne bildiğimiz hususunda kendimizi sorgularsak ne demek istediğimiz daha rahat anlaşılacaktır.

“6. Altıncı Adım: Politika Sonuçları

Bu adımda talep sahipleri, sosyal soruna cevap olarak ortaya konan politikaların ve eylemlerin sonuçlarını inceler. Farklı sonuçlar kamuoyuyla paylaşılır. Bu adımda varılan sonuç genellikle talebi güçlendirmek ve daha fazla eyleme yönelmek olmaktadır. Devamında sosyal sorun inşaası ve çözme döngüsü sürdürülür, dönüşmüş bir normale doğru ilerlenir.[6]

Bu aşamada yapılması gereken gayet açık ifade edilmiş. Buradaki hassas nokta bu işlere öncülük edeceklerin donanımlı kişiler olması gerektiğidir. Bu sebeple bu aşamaya gelmeden konunun tarihçesine ve içeriklere tam hakim, analiz kabiliyeti gelişmiş kişilerden oluşan kadroların yetiştirilmeye başlanması gerektiğidir.

***

Sadede gelirsek…

Sorunumuzun “sosyal sorun” haline getirilmesi varoluşsaldır. Belirtmek zorundayız ki, bütün bu çalışmaları ancak siyasallaşmış toplumlar yapabilir. Siyasallaşmış toplum herkesin siyasetle uğraştığı bir toplum demek değildir. Yeteri kadar insanın konuları siyaset düzleminde işliyor ve takip ediyor olması, işaretiyle kitleleri hareketlendirebiliyor olması demektir. Bu çalışmalar kültür kurumlarıyla yapılamaz. O ayrı bir kulvar. Kültür kurumları ancak hali yaşar ve olabildiğince yaşatır. Bu ise çok ama çok önemli bir misyondur.

Ama geleceği sadece siyasal kurumlar inşa eder.

————————————————————

REFERANSLAR:

[1] Sosyal sorunlara ilişkin sosyolojik düşünceye üç teorik öğreti rehberlik edegelmiştir: İşlevselci teori, Çatışma Teorisi ve Sembolik Etkileşimci teori.

[2] Sosyal inşaacılığın temel kavramlarını ele alan ilk eseri 1934 yılında Amerikalı sosyolog George Herbert Mead yazmıştır. Mead, “Zihin, Benlik ve Toplum” adlı eserinde, sosyal varlıklar olarak,  kendi gerçekliklerimizi birbirimizle etkileşimler yoluyla inşa ettiğimizi ileri sürmüştür.

Buradan hareketle sosyologlar Peter L. Berger ve Thomas Luckmann, 1966 yılında yayınladıkları “Gerçekliğin Sosyal İnşası: Bilgi Sosyolojisi Üzerine Bir İnceleme” adlı kitaplarında “sosyal inşa” terimini ortaya atmışlardır. Bu çalışma, sosyal inşaacılık fikrini ana akım sosyolojinin ön saflarına taşımıştır. (Carol Bainbridge , Sosyal Bir Yapı Nasıl Çalışır?, www.verywellmind.com/definition-of-social-construct-1448922)

[3] Charlotte Nickerson, Sosyal İnşacılık Teorisi: Tanım Ve Örnekler, www.simplypsychology.org/social-constructionism.html

[4] Kim Puttman, Sosyal problemler, https://openoregon.pressbooks.pub/socproblems/

[5] Kim Puttman, Sosyal problemler, https://openoregon.pressbooks.pub/socproblems/

[6] Kim Puttman, Sosyal problemler, https://openoregon.pressbooks.pub/socproblems/

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu