Jannah Theme License is not validated, Go to the theme options page to validate the license, You need a single license for each domain name.
Erol Karayel

“KAFKAS SAVAŞI” MI, “RUS-KAFKAS SAVAŞI” MI?

EROL KARAYEL

Tarihin Adlandırılması Savaşın Psikolojik Boyutta Devamıdır

Tarih yalnızca yaşanan olayların toplamı değildir; aynı zamanda bu olayların nasıl adlandırıldığıyla da şekillenir. Bir savaşın adı, sadece teknik bir tanımlama değil; o savaşta kimin aktör, kimin saldıran, kimin savunan olarak görüleceğini belirleyen güçlü bir göstergedir. Bu nedenle tarih boyunca savaşların isimleri, çoğu zaman siyasetin ve güç dengelerinin etkisi altında oluşmuştur.

Bu açıdan bakıldığında, 1763-1864 yılları arasında Rus İmparatorluğu ile Kuzey Kafkas halkları arasında yaşanan uzun savaş sürecinin bugün yaygın biçimde “Kafkas Savaşı” olarak adlandırılması –özellikle Rus tarihçiler tarafından– ciddi bir kavramsal sorun taşımaktadır. Çünkü “Kafkas Savaşı” ifadesi savaşın gerçek taraflarını belirsizleştirmekte ve sanki Kafkasya’nın kendi içinde yaşanan yerel bir çatışma olduğu izlenimi oluşturmaktadır.

Tarihî gerçeklik şudur: Bu savaş, Kafkas halklarının kendi aralarındaki bir iç savaş değil; Rus İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya’yı askerî ve siyasi olarak hâkimiyet altına alma girişimi ile bölgedeki halkların buna karşı direnişinin çatışmasıdır. Bu nedenle daha açıklayıcı ve tarihsel sorumluluğu görünür kılan ifade “Rus-Kafkas Savaşı” olmalıdır.

Savaşların İsimleri Tarafsız Değildir

Savaşların nasıl adlandırıldığı konusu, modern tarihçilikte önemli bir tartışma alanıdır. Bir savaşın adına bakarak bile çoğu zaman anlatımın hangi perspektiften kurulduğunu anlamak mümkündür.

– “Irak Savaşı” ifadesi, 2003’te ABD öncülüğündeki koalisyonun Irak’a müdahalesini anlatırken savaşı başlatan küresel aktörü arka plana iterek, işgale uğrayan coğrafyayı bir “kriz öznesi” gibi sunan tek taraflı bir dil oluşturur.

– “Vietnam Savaşı” ifadesi de farklı toplumlarda farklı anlamlar taşır. Vietnamlılar için bu eylem çoğu zaman “Amerikan Savaşı”dır; çünkü onların hafızasında belirleyici unsur dış müdahaledir.

– “Rusya-Ukrayna Savaşı” ifadesi Batı kaynaklarında Rusya’yı doğrudan saldırgan konumuna oturturken; Rusya’nın kendi kullandığı “Özel Askerî Operasyon” ifadesi, olayı farklı bir çerçeveden göstererek savaşın meşruiyetini empoze etmeyi amaçlar.

Aynı durum Kafkasya için de geçerlidir. “Kafkas Savaşı” denildiğinde sadece savaşın nerede gerçekleştiği söylenmiş olur; ancak kimlerin savaştığı, kimin işgalci olduğu, kimin direndiği ve hangi güç ilişkisinin söz konusu olduğu belirsiz kalır. Bu belirsizlik ise tarihsel sorumluluğu gözlerden kaçırır.

“Kafkas Savaşı” İfadesi Neden Sorunludur?

Mevcut isimlendirme şu kritik soruları cevapsız bırakmaktadır:

– Kim, kimin yaşam alanına girmiş askerî harekât yürütüyordu?

– Kim kimin topraklarında yeni kaleler kuruyor ve toprak işgal ediyordu?

– Kim yerleşimleri boşaltıyor, yerli halkları yerlerinden sürüyordu?

– Kim kendi topraklarında direniyordu?

Bu soruların cevabı tarihî kaynaklarda açıktır: 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus İmparatorluğu, Kafkasya’ya girerek sistematik bir işgal politikası yürüttü. General Yermolov döneminden itibaren şiddet başat tercih haline geldi ve Doğu Kafkasya’da (Çeçenistan ve Dağıstan) ve Batı Kafkasya’da (Çerkesya) askerî hatlar kuruldu, yerel siyasi yapılar tasfiye edildi ve sivil topluluklara karşı kıyım operasyonları gerçekleştirildi. Yaşanan tüm bu mücadeleler, Kafkas halklarının Rus yayılmacılığına karşı yürüttüğü bağımsızlık direnişleriydi. Dolayısıyla bu savaşı yalnızca “Kafkas Savaşı” olarak adlandırmak, işgal eden güç ile işgal edilen coğrafya arasındaki sömürgeci ilişkiyi görünmez hale getirmektedir.

“Rus-Kafkas Savaşı” Neden Daha Açıklayıcıdır?

“Rus-Kafkas Savaşı” ifadesi, iki temel gerçeği aynı anda ortaya koyar: Birinci olarak, savaşın ana askerî aktörünün Rus İmparatorluğu olduğunu gösterir. İkinci olarak, karşı tarafın tek bir devlet değil; Çerkesya halkları (Adigeler, Ubıhlar, Abazalar v.d.), Çeçenler, Dağıstan halkları ve diğer Kuzey Kafkas topluluklarından oluşan geniş bir halklar bütünü olduğunu ifade eder.

Bu isimlendirme, savaşın karmaşık yapısını daha doğru yansıtır. Çünkü burada klasik anlamda iki egemen devlet arasındaki bir savaş yoktur. Bir tarafta merkezi ve devasa bir askerî kapasiteye sahip bir imparatorluk; diğer tarafta ise farklı siyasi yapılara sahip yerel halklar bulunmaktadır. Bu nedenle “Rus-Kafkas Savaşı” ifadesi, yalnızca bir isim değişikliği değil, öznelerin ve yapılarının doğru ifade edilmesi demektir.

Rus-Kafkas Savaşı’nın Sonucu: Savaşın Ötesinde Bir Soykırım ve Zorunlu Sürgün Politikası

Bir savaşın adını doğru koymak, yalnızca askerî tarafları belirlemekle sınırlı değildir; aynı zamanda savaş sırasında ve sonrasında uygulanan politikaların hukuki niteliğini de doğru kavramayı gerektirir. Rus İmparatorluğu ile Kuzey Kafkas halkları arasında yaşanan çatışmanın yalnızca “bir fetih savaşı” veya “askerî hâkimiyet mücadelesi” olarak değerlendirilmesi, sivil halk üzerindeki yıkımı ifade etmemektedir. Kafkasya genelinde ve özellikle Çerkesya’da yürütülen uygulamalar, modern uluslararası hukukta soykırım ve zorunlu sürgün kavramlarının tam karşılığıdır.

1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, bir ulusal, etnik, ırkî veya dini grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesi amacıyla gerçekleştirilen eylemleri soykırım kapsamında değerlendirir. Sözleşmede; grup üyelerinin öldürülmesi, ciddi fiziksel veya zihinsel zarar verilmesi ve grubun fiziksel varlığını sürdüremeyeceği hayat şartlarına bilinçli biçimde maruz bırakılması soykırım fiilleri arasında sayılmaktadır.

Bu hukuki çerçeve üzerinden bakıldığında, Rus İmparatorluğu’num Kafkasya politikaları klasik bir savaş uygulamasının çok ötesindedir. Gerek Çerkesya’da gerekse Çeçenistan ve Dağıstan’da köylerin sistematik biçimde yakılması, tarım alanlarının ve ormanların yok edilmesi, sivil nüfusun kasten açlığa mahkum edilmesi, savaşın sıradan askerî sınırlarını aşan eylemlerdir.

Dönemin Rus ordusu komutanlarının ve yetkililerinin söylemleri, bu operasyonların amacının sadece askerî kontrol sağlamak değil, bölgenin demografik yapısını yerli halkları tamamen yok ederek değiştirmek olduğunu göstermektedir.

Bu sürecin en ağır insani ve hukuki kırılması ise 1860’lı yıllarda yaşanan Çerkesya halklarının büyük sürgünüdür. Rus ordusunun Batı Kafkasya’daki direnişi kırmasının ardından yüz binlerce Çerkes (Adige, Abaza, Ubıh), tarihî yurtlarından Osmanlı topraklarına gönderilmiştir. Bu göç, gönüllü bir yer değiştirme değil; askerî baskı, zorunlu tahliye ve hayatta kalma mücadelesiyle şekillenen kitlesel bir nüfus hareketiydi. Sürgün yollarında ve Karadeniz kıyılarında açlık, salgın hastalıklar ve ağır yaşam koşulları nedeniyle nüfusun çok büyük bir bölümü hayatını kaybetmiştir. Bu durum, 1948 Sözleşmesi’nin “grubun fiziksel varlığını yok edecek yaşam şartlarına kasten tabi tutulması” maddesini tam olarak karşılamaktadır.

Tarihsel Süreklilik ve Zamanaşımı Hukuku

“1864’te 1948 Sözleşmesi henüz yürürlükte değildi” şeklindeki tarihselci itirazlar uluslararası hukuk açısından geçersizdir. Her ne kadar yazılı sözleşme modern döneme ait olsa da, sözleşmenin felsefi altyapısı insanlık tarihi boyunca var olan evrensel suçları teyit eder niteliktedir. Nitekim BM’nin 1968 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlara Zamanaşımının Uygulanmaması Konusunda Sözleşme”sinin 1. maddesi, işlenme tarihine bakılmaksızın soykırım suçlarında zamanaşımının uygulanamayacağını kesin olarak hükme bağlamıştır.

Dahası, Rus devlet aklının Kafkasya’daki imha ve sürgün pratikleri 1864 yılında nihayete ermemiş; rejimler değişse de mütemadi bir suç olarak devam etmiştir. 1943-1944 yıllarında Sovyet yönetimi tarafından Çeçen-İnguşların ve Karaçay-Balkarların tek bir gecede Orta Asya ve Sibirya’ya sürülerek nüfuslarının yarısına yakınının feci şartlarda yok edilmesi; yakın tarihte (1994 sonrasında) modern Rusya Federasyonu’nun Çeçenistan’da yürüttüğü ve on binlerce sivilin ölümüne, yüzlerce köyün haritadan silinmesine yol açan barbarca saldırılar, 19. yüzyıldaki soykırım mantığının günümüzdeki doğrudan devamıdır.

Dolayısıyla “Rus-Kafkas Savaşı” kavramı bile yaşananların tamamını anlatmak için tek başına yeterli değildir. Çünkü bu süreç yalnızca iki tarafın silahlı mücadelesinden ibaret kalmamış; savaş içindeki ve sonrasındaki sistemli uygulamalarla, yani soykırım, kitlesel sürgün ve demografik dönüşümle birlikte Kafkas tarihinin en büyük insani kırılması hâline gelmiştir.

Sonuç: İsimlendirme, Hafızanın şekillendirilmesi Mücadelesidir

Bugün “Kafkas Savaşı” veya “Rus-Kafkas Savaşı” ifadeleri arasındaki fark, yalnızca akademik bir tercih değildir; tarihe hangi gözle bakıldığı meselesidir. “Kafkas Savaşı” ifadesi, faili gizleyen, Kafkasya’nın kendi içinde yaşanan yerel bir çatışma olduğu algısını uyandıran sömürgeci bir dildir. “Rus-Kafkas Savaşı” ise tarihsel aktörleri görünür hale getirir; savaşı, emperyal genişleme ile yerel direniş arasındaki gerçek niteliğiyle ortaya koyar.

Ancak bu adlandırma tartışması burada durmamalıdır. Bu isimlendirme, savaşın sonucunda ortaya çıkan Çerkes Soykırımı ve zorunlu sürgün gerçeğinin, Kafkasya’da yürütülen sistemli etnik temizlik hareketlerinin nasıl hatırlanacağı meselesidir. Bir halkın topraklarından çıkarılması, nüfusunun büyük bölümünün yok olması ve küresel bir dağılıma uğramış diaspora, sıradan bir savaş sonucu değil; millî anılarımızda çığlıklarıyla beraber muhafaza ettiğimiz bir insanlık trajedisidir. Onun için yeri geldikçe “Rus-Kafkas Savaşı ve Soykırımı” şeklindeki terkipleri de kullanmalıyız.

Tarihî olayların isimleri, sadece geçmişi anlatmaz; bugünün hafızasını ve geleceğin hak arayışını da şekillendirir. Bu nedenle Kafkasya tarihindeki bu büyük kırılmayı aktarırken daha doğru, daha açıklayıcı ve daha hakkaniyetli bir kavram kullanmak gerekir: Bu, Kafkasya’da kendi kendine yaşanmış bir savaş değil; Rus İmparatorluğu ile Kafkas halkları arasında yaşanan ve yapısal olarak soykırımla neticelenen Rus-Kafkas Savaşı’dır.

Çünkü doğru isim, adil olmanın ve doğru hatırlamanın ilk adımıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu