Rus İmparatorluğu Kafkasya’ya Neden Girdi?
İşgali “Güvenlik”, Sürgünü “Tercih” Diye Anlatmanın Tarihi

Rus tarihçi ve akademisyen Vadim Muhanov’un 17 Mayıs 2013’te Komsomolskaya Pravda gazetesinde yayımlanan “I. Petro’dan Devrime Kafkasya’nın Tarihi” başlıklı söyleşisi düştü önüme.[1] Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGIMO) bünyesindeki Kafkasya Araştırmaları ve Bölgesel Güvenlik Merkezi’nde kıdemli araştırmacı olarak görev yapan Muhanov’un bu söyleşisi, Rus tarihçiliğinde sıkça karşılaştığımız şöven zihniyetin bir numunesi: Muhanov, tüm kafadarları gibi Rusya’nın çıkarlarına hizmet eden gelişmeleri tarihsel zorunluluk ve meşru siyaset; bu çıkarlara direnen halkların mücadelesini ise güvenlik tehdidi ve istikrarsızlık olarak sunuyor.
Bu tahlilimizde Muhanov’un bu söyleşisini ele alacak, Rus tarihçilerin tarihi olayları nasıl çarpık bir zihniyetle ele aldıklarını bir kez daha okurlarımızın gözleri önüne sereceğiz.
Muhanov anlatısında Rusya’yı, Kafkasya’ya düzen getiren, sınırlarını güvenceye alan, müttefiklerini koruyan ve nihayetinde bölgeyi istikrara kavuşturan bir güç olarak resmediyor.
Kafkas halklarını ise kendi topraklarını, siyasi bağımsızlıklarını ve geleceklerini korumaya çalışan halklar olmaktan çıkarıp, Rusya’nın güvenliğini tehdit eden unsurlar gibi gösteriyor.
Çerkeslerin kayıpları ve kitlesel sürgünü bile zorla yerinden edilmenin tarihsel sorumluluğu üzerinden değil, “göçün koşulları” ve “bireysel tercihlerle” açıklanmaya çalışılıyor.
Kafkasya tarihini ele alırken Muhanov gibi Rus İmparatorluğu’nun hedeflerini baştan meşru kabul ederseniz, saldırının gerekçesi güvenlik, işgalin adı ilerleme, direnişin adı istikrarsızlık, sürgünün adı da göç olur tabii. Böylece imparatorluğun yaptığı her şey aklanır; onun ezdiği halkların başına gelenlerse tali ayrıntılara dönüşür tabiî.
Muhanov’un örnek teşkil ettiği Rus resmi tarihçiliğinin alamet-i farikası işte budur: İmparatorluğun çıkarına olanı tarihsel hak, işgali meşruiyet, kurduğu tahakkümü de istikrar olarak isimlendirmek.
Uzun yazıları okumaya sabrı olmayanları da dikkate alarak Muhanov zihniyetine yönelteceğimiz suali geciktirmeden soralım ve sonra söyledikleri üzerinde biraz duralım: Ruslar’ın tarihin hiçbir döneminde yaşamadıkları Kafkasya’da ne işi vardı?
Başka halkların toprakları üzerinde hangi hakka dayanarak hâkimiyet kurdu?
Ve bu halkların yurtlarından koparılmasını savunabileceği ahlaki, hukuki veya tarihsel mantıklı bir gerekçe var mı?
Muhanov’un yazısı aslında bu sorularımızın hepsine bir cevap veriyor ama gerçekle bağdaşır bir yanları yok. Cevap diye mırıldandıkları egosantrik anlamsız lakırdılar.
İMPARATORLUĞUN ÇIKARI, HER HALKIN ÜSTÜNDE
Muhanov, verdiği söyleşide Rusya’nın Kafkasya’ya yönelişini I. Petro’nun Hazar Seferi’nden başlatıyor ve Rus İmparatorluğu’nun bölgedeki askerî ve siyasi ilerleyişini ballandırarak anlatıyor. Hazar kıyıları, ticaret yolları, stratejik geçitler ve rakip imparatorluklarla mücadele, bu yayılmacı anlatının başlıca unsurlarını teşkil ediyor.
İyi de, “bunların hangisi Rusya’nın Kafkasya’yı ele geçirmesinin haklılığına delil teşkil eder Bay Muhanov” diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Rusya devleti stratejik çıkarlarını Hazar’a inmek, ticaret yollarını denetlemek, rakiplerini geriletmek ve nüfuz alanını genişletmek olarak görebilir; nihayetinde bu sadece bir düşünce ve arzudur. Bunları hayata geçirmeye çok istekliyse meşru yol, bu isteklerini komşularıyla görüşerek karşılıklı çıkar esasına dayalı barışçıl anlaşmalar ve ittifaklarla sağlamasıdır. Bir bölgede menfaat görmekle, o bölge üzerinde hak iddia etmek çok ayrı şeylerdir. İmparatorluklar arasındaki rekabet, arada kalan halkların topraklarını diledikleri gibi paylaşabileceklerine dair bir meşruiyet karinesi doğurmaz.
MUHANOV’UN ANLATISINDA GÖRMEZDEN GELİNEN BUDUR: BÖLGE HALKLARININ SİYASİ İRADESİ.
Kuzey Kafkasya topluluklarının, Güney Kafkasya’daki hanlıkların ve diğer siyasi yapıların kendi geleceklerini belirleme hakkı, Rusya’nın stratejik hesaplarında yer işgal etmiyor. Onlara göre, söz konusu halkların toprakları, büyük devletlerin rekabet ederken üzerinde tepinebilecekleri sahipsiz araziler hükmünde. Tutumları bunu gösteriyor.
Rus tarihçiliğinin imparatorluk merkezli bakışı o kadar üstenci ve ben-merkezci ki, halkların iradesine ilişkin sorular tali meseleler hâline geliyor ve hiç mevzu bahis olmuyor. Çünkü bu halkların iradesini dikkate aldığınız anda imparatorluğun kendisini haklı çıkarmak için kurduğu anlatı temellerinden çatırdamaya başlıyor. Artık yalnızca Rusya’nın ne istediğini değil, bunu kimlerin aleyhine, hangi yöntemlerle ve kimin hakkını çiğneyerek elde ettiğini de konuşmak zorunda kalıyorsunuz. Bu da imparatorluk tarihçiliğinin pek sevmediği bir diyalektiği doğuruyor tabii.
RUSLARIN “İLERLEME” DEDİKLERİ, BİLDİĞİNİZ “İŞGAL”
1. Petro’nun 1722-1723 Hazar Seferi, Rusya’nın bölgedeki askerî varlığını genişletmesinin önemli aşamalarından biriydi. Muhanov bu süreci anlatırken Rusya’nın Kafkasya’ya yönelik ilerleyişini olağan bir tarihsel gelişmeymiş gibi sunuyor. Sanki orduların başka bir coğrafyaya girmesi, orada askerî mevziler kurması ve toprakları denetim altına alması, kendiliğinden meşru bir devlet faaliyetiymiş gibi pişkinlik derecesi yüksek cümleler kuruyor Muhanov.
O coğrafyada yaşayan halklar bu anlatının içinde bırakın özne olmayı, nesne olarak bile görünmüyorlar. Onların, toprakları, siyasi düzenleri ve geleceklerine ilişkin iradeleri filan yok.
Bir ordunun haritalara bakarak arzuladığı ilerleme, o toprakların halkları açısından ilerleme değil, işgaldir Bay Muhanov. İşgalin mahiyeti de, işgalci devletin ikame etmeye çalıştığı kelime ve kavramlarla değişmez. Rus tarihçiliği askerî yayılmaya “ilerleme” demeyi tercih edebilir; fakat böyle kelime oyunları yapılan egemenlik gaspını örtemez.
Hazar kıyılarından Kafkasötesi’ne uzanan Rusya-İran mücadelesi de yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik rekabetten ibaret değildi. Mesele, Güney Kafkasya’daki siyasi yapıların ve toprakların hangi imparatorluğun denetimine gireceğiydi.
Taraflar dalaşa girmeden önce soralım, buralarda ne işiniz var? Buralar sahipsiz, terk edilmiş topraklar mı?
İran’ın Kafkasya üzerindeki emelleri veya Gürcistan yönetiminin Rusya’dan yardım istemesi gibi siyasi gelişmeler, İran ve Rus yayılmacılığının niteliğini değiştirmez; işgallerine meşruiyet kazandırmaz. Bir imparatorluğun diğerini yenmesi, göz koydukları coğrafyadaki yerel halkların özgür iradeleriyle yeni bir egemen seçtiklerine delil değildir. Askerî zafer toprak kazandırabilir ama tarihsel hak ve ahlaki meşruiyet kazandırmaz.
Muhanov, söyleşisinde galibin anlatısını tekrar ediyor ve bunu tarihsel bir hakikat gibi pazarlamaya çalışıyor. Rusya’nın askerî ilerleyişini anlatırken, bu ilerleyişin bölgedeki siyasi yapıların kaderini nasıl belirlediğini ve halkların iradesini nasıl devre dışı bıraktığını sorgulamaya ise hiç yanaşmıyor.
“GÜVENLİK KUŞAĞI” BAHANESİ…
Muhanov’un Rusya’nın amacını “güvenlik kuşağını daha ileriye taşımak” olarak yaptığı açıklama çarpıcı. Bu, imparatorluk mantığının bitmek bilmeyen döngüsüdür. Önce sınır genişletilir. Ardından yeni sınırın yeterince güvenli olmadığı söylenir. Güvenliği sağlamak için daha ilerideki bölgelerin denetlenmesi gerektiği ileri sürülür. Bu bölgeler ele geçirildiğinde yeni sınırın korunması için bir başka güvenlik kuşağına ihtiyaç duyulur. Böylece yayılmanın gerekçesi, yeni bir yayılmanın bahanesine dönüşür.
Peki, bu döngünün sonu nerede? İmparatorluğun ulaşmak istediği bir “son sınır” var mı, yoksa her yeni “fetih” bir sonraki işgalin gerekçesini mi üretiyor?
Muhanov, Rusya’nın Güney Kafkasya’daki hâkimiyetini ve buradaki yerleşimlerin güvenliğini sağlama ihtiyacını, Kuzey Kafkasya’daki askerî harekâtların gerekçelerinden biri olarak sunuyor. Mantık şu: “Güney Kafkasya’yı ele geçirdim; oranın güvenliğini sağlamak için aradaki coğrafi kopukluğu önlemeliyim, bunun için de Kuzey Kafkasya’yı denetim altına almam gerek.”
Bu anlatımda Rus tarihçiliğinin akıl almaz çelişkisini görüyorsunuz: Rusya, işgal etmeye yöneldiği topraklarda ortaya çıkan direnişi, işgalin meşruiyetine delil gösteriyor.
Nasıl mantık ama? Önce başka halkların hayatına müdahale et, topraklarına asker sok, egemenliklerini sınırla; sonra bu müdahaleye karşı çıkanları güvenlik tehdidi ilan et! Kurdun kuzuya “suyumu bulandırıyorsun” bahanesi gibi bir şey bu.
Bu mantıkta işgalci daima haklı, direnen ise daima suçludur.
İşgalci kendini savunuyor, direnen ise saldırgan sayılıyor.
Ne kadar kullanışlı bir tarihçilik ama!
Oysa bir işgalin doğurduğu direniş, geriye dönük olarak işgali nasıl meşru kılar?
Bir halkın kendi topraklarında yabancı bir askerî gücün hâkimiyetine karşı çıkması, o gücün güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle nasıl suç hâline gelebilir ki?
Muhanov da bu pespaye mantığa sarılarak Rusya’nın yayılmacılığını olağanlaştırmaya çalışıyor. Tehdidin kimden kaynaklandığı, nasıl ortaya çıktığı ve kimin hangi eylemine karşılık verildiği ortaya konulamıyor ama o “olmayan tehdit” güvenlik gerekçesi hâline getiriliyor ve başka halkların egemenliği sınırsızca ihlal ediliyor.
BİR ÜLKEYE ÇÖKME YÖNTEMİ: ÖNCE DİN KARDEŞLİĞİ YARDIMI, SONRA “İSTİKRAR” OLUŞTURMA SÖYLEMİ
Muhanov, Rusya’nın Kafkasya’ya gelişini aynı dine mensup topluluklara, özellikle Gürcülere yardım etme amacıyla açıklıyor. Doğu Gürcistan’ın 1801’de Rus İmparatorluğu’na katılmasını da bu anlatımın temel unsurlarından biri olarak kullanıyor.
Burada da tanıdık bir yöntemle karşı karşıyayız: İmparatorluğun genişleme stratejisine dinî dayanışma söylemini basamak yapmak…
Bir devlet başka bir siyasi aktörden yardım isteyebilir; bir başka devlet de bu talebi kendi çıkarları doğrultusunda karşılayabilir. Fakat yardım talebine cevap vermek ile egemenliğin ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Bir devletin koruyucu misyonla da olsa bir ülkeye girmesi, o ülke üzerinde sınırsız siyasi hâkimiyet kurma hakkı vermez. Yardım talebinde bulunulması, ilhakın ve askerî tahakkümün otomatik meşruiyet belgesi değildir.
Muhanov’un yaptığı, Rusya’nın bölgeye ilişkin gerçeklerle bağdaşmayan uydurma gerekçelerini peşinen benimsemek ve bunları hayata geçirmek için yürütülen askerî harekâtları doğal bir güvenlik politikasıymış gibi pazarlamaya çalışmak. Böylece Rusya’nın çıkarlarını tarihin merkezine yerleştirirken, bölge halklarının ne yaşadığı ve ne istediğini tali bir ayrıntıya dönüştürmüş oluyor ve sözünü bile etmiyor.
Aynı yaklaşım, Kuzey Kafkasya’daki Rus hâkimiyetinin sonuçları anlatılırken de karşımıza çıkıyor. Muhanov, Rusya’nın askerî denetimini kurmasının ardından Kuzey Kafkasya meselesinin uluslararası gündemden çıktığını ve imparatorluğun iç meselesine dönüştüğünü vurguluyor.
Allah Allah! Bir bölge işgal edildikten sonra neden işgalci devletin iç meselesi sayılsın ki? Muhanov hangi vasfıyla kendini kural koyma makamında görüyor anlamak zor.
Bir meselenin uluslararası gündemden fiilen düşmesi, halkların haklarını kaybettiğini veya yeni yönetime özgür iradeleriyle tabi olduğunu kanıtlamaz. Bir oldu-bitti meydana getirmekle, o oldu-bittiyi meşru kılmak arasındaki farkı anlamak için tarihçi olmaya da gerek yok; orta seviyede bir zeka ve temiz bir vicdan yeter de artar bile.
Muhanov ise siyasi gerçeklikle, tarihsel ve ahlaki meşruiyeti birbirine karıştırarak Rusya’nın yaptığı oldu-bittileri tartışma alanının dışına taşımaya çalışıyor.
Peki, “istikrar” dediği şey ne?
Rus askerî gücünün karşısındaki direnişin bastırılmasıyla elde edilmiş bir hâkimiyet… Yani esaret düzeni. Silahların susması, adaletin sağlandığı anlamına gelmez. Bir halkın direnme imkânının ortadan kaldırılması çatışmaları sona erdirebilir; fakat o halkın kayıplar hanesindeki kayıtları ortadan kaldırmaz. İşgalin ardından ortaya çıkan düzeni “istikrar” diye adlandırmak, o düzenin nasıl kurulduğu ve kimin aleyhine işlediği sorularını cevaplamaz. Muhanov şövenist duygularla Rusya’nın askerî başarısını övebilir, ama bu başarıyı kesinlikle haklı gösteremez. Muhanov “kör gözüm parmağına” babından sadece aldığı sufleleri tekrarlayan bir zavallı maalesef.
YERMOLOV VE BARYATİNSKİ’NİN KURDUĞU “YÖNETİM” FİLAN DEĞİL, “İŞGAL” DÜZENİ!
Muhanov, General Aleksey Yermolov’un 1816’da başlayan Kafkasya’daki askerî komutanlığını ve idari faaliyetlerini, ardından Prens Aleksandr Baryatinski’nin 1856’dan itibaren uyguladığı askerî stratejiyi anlatırken Rus hâkimiyetinin nasıl yerleştiğini öne çıkarıyor. Tahkimat hatlarının ilerletilmesi, yerel kişilerin orduda ve idarede görevlendirilmesi, askerî denetimin kurumsallaşması… hep bu anlatının parçaları.
İyi de, askerî işgal altındaki bir bölgede idari yapı kurmak, o bölgenin özgür iradesiyle yeni yönetime katıldığını mı gösterir?
Yerel halktan bazı kişilerin orduya veya yönetime alınması, bütün toplumun bu hâkimiyeti benimsediğine delil midir?
Bu, ancak olaylara efendi-köle ilişkisi üzerinden bakan imparatorluk zihniyetiyle yapılabilecek bir çıkarımdır.
Hepimizin malumu, imparatorluklar silahla hâkimiyet kurduktan sonra yerel seçkinlerle ve işbirlikçilerle ilişkiler geliştirir, bazı kişileri kendi hizmetine alır, idari kurumlar oluşturur ve askerî denetimi gündelik hayatın parçası hâline getirir. Bu mekanizmalar hâkimiyeti kalıcılaştırabilir; ancak meşruiyet kazandıramaz. Bir işgal düzenini istediğiniz kadar kurumsallaştırın, işgal gerçeğini hiçbir şekilde ortadan kaldıramazsınız.
Muhanov, yönetimin nasıl kurulduğunu anlatıyor ama o yönetimin hangi koşullarda kurulduğundan hiç bahsetmiyor. Rus askerî gücüne karşı direnen halkları, siyasi iradeleri ve tarihsel gerekçeleri bulunan topluluklar olarak değil, denetlenmesi gereken güvenlik sorunları olarak sunuyor. Hâkimiyete boyun eğdirilmelerini de düzenin yerleşmesi olarak anlatıyor.
Sanki Kafkas halkları, Rus İmparatorluğu’nun bir dişlisi olmak zorundaymış gibi yaklaşıyor.
Sanki bu halkların kendi toprakları değil, siyasi düzenleri, toplumsal bağları ve geleceklerine ilişkin iradeleri yokmuş gibi ele alıyor!
Oysa Kafkas halkları, Rusya’nın stratejik hesaplarını tamamlamak için tarih sahnesine çıkmış topluluklar değil; kendi hayatları ve kendi siyasi hedefleri olan halklardır. Bu irade Rusya’nın yayılmacı hedefleriyle çatıştığı için bastırıldı. Muhanov’un anlatısında bu çatışmanın bir tarafı devlet aklı, diğer tarafıysa güvenlik sorunu olarak sunuluyor. Tarihsel körlük, daha doğrusu tarafgirlik dediğimiz şey tam da budur.
İşgalciler yalnızca askerî güçleriyle değil, kurdukları idari düzen ve ürettikleri hikâyeyi de kullanarak hâkimiyetlerini kalıcılaştırmaya çalışır. Muhanov, vicdanlı bir tarihçi gibi davranıp düzenin nasıl işlediğini sorgulayacağına, imparatorluğun utanç tarihine borazanlık yapıyor. Tarihçi kisvesine bürünmüş bir “sahibinin sesi” sıfatından mutlu besbelli.
İNSANLAR NEDEN YURTLARINDAN AYRILMAK ZORUNDA KALDI?
Muhanov’un söyleşisindeki en problemli yaklaşım, Çerkeslerin kitlesel sürgünü ve Osmanlı topraklarına geçişlerinde yaşananları ele alırken ortaya çıkıyor.
Muhanov, yüz binlerce insanın “göç ettiğini” kabul ediyor;
Rus ve Osmanlı yönetimlerinin hazırlıksızlığından, gemi sahiplerinin kazanç hırsından ve yolculuk sırasında yaşanan felaketlerden söz ediyor.
Ardından bu koşulların, Çerkeslerin Rusların soykırımına uğradığı yönündeki iddiaları geçersiz kıldığını ileri sürüyor.
Yani “Çerkesleri yok eden Ruslar değil, yollardaki olumsuz şartlar” diyor.
Bu, “neden” ile “sonucu” birbirine karıştıran çok sığ bir akıl. Ama imparatorluk aklı zaten böyle bir şey.
İnsanların yolculuk sırasında hayatını kaybetmesi, yurtlarından neden ayrılmak zorunda bırakıldıklarının cevabı değildir.
Gemilerin aşırı yüklenmesi, ulaşım imkânlarının yetersizliği ve göçmenlerin iskânındaki sorunlar yaşanan felaketin boyutlarını açıklayabilir, ancak bunlar Rus askerî harekâtlarının, insan kayıplarının ve zorla yerinden etme politikalarının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Kemal Karpat’ın Osmanlı nüfusuna dair arşiv belgelerine dayandırdığı itibarlı çalışmasında, Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına giden Müslüman nüfusun yaklaşık 2,5 milyon olduğu belirtiliyor.[2] Bu nüfusun büyük bölümünü Rus ordusu sürgün etmiştir. Küçük bir kısmı ise ağırlaştırılan yaşam şartlarına dayanamayarak ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu çerçeve bile kitlesel nüfus hareketini yalnızca gemilerin kapasitesi, nakliye koşulları ve Osmanlı’nın iskân sorunlarıyla açıklamanın ne kadar yetersiz olduğunu göstermeye yeter.
Muhanov sürgünün bir aşamasındaki felaketi, sürgünü doğuran politikanın karşısına kanıt olarak koymaya çalışıyor ve tabii ki de saçmalıyor. Böylece tartışmanın merkezine insanları yurtlarından koparan iradeyi değil, sürgünün lojistik sonuçlarını yerleştiriyor.
Bu söylemler çalışan bir zekânın değil, ancak şoven duyguların bir ürünü olabilir. Çünkü insanın biraz olsun muhakeme gücü varsa, yolculuk sırasında yaşanan felaketle, o yolculuğu zorunlu kılan şartların aynı mesele olmadığını zaten anlayacaktır. Muhanov’un tarihçiliği gördüğünüz gibi tarihsel bir hezeyan.
Bu kadar basit bir gerçeği bile ters yüz etmeye çalışmak, tarihsel sorumluluktan kaçmanın en ucuz yolu. Ama imparatorluk tarihçilerinin bunu pişkince yaptıklarını biliyor, şaşırmıyoruz.
“ÇERKESLER TÜRKİYE’YE GİTMEK İSTİYORDU” YALANI
Muhanov, Çerkeslerin önünde, Rus yönetiminin önerdiği topraklara yerleşmek veya Osmanlı topraklarına gitmek şeklinde iki seçenek bulunduğunu belirtiyor. Sonra da Çerkeslerle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki tarihsel ve kültürel ilişkilerini hatırlatarak Osmanlı topraklarına göçü tercih ettiklerini söylüyor.
Ama Rus yönetiminin önerdiği diğer seçeneğin ölümcül Kuban bataklıkları olduğunu söylemiyor.
Halkın, askerî yenilgiye uğramış, direnişi bastırılmış, yerleşim alanları güvensizleşmiş ve geleceği Rusya’nın hükmü altına girmişse, o insanların ölümcül bataklık seçeneğine karşı Osmanlı topraklarını daha güvenli veya daha uygun görmesi bir tercih değil, mecburiyettir. Evet, tarihsel bağlar, aile ilişkileri, dinî yakınlık ve Osmanlı yönetiminin kabul politikası o zifiri karanlıkta onlar için cılız da olsa bir umut olmuş olabilir.
Durumu açıklığa kavuşturacak asıl soru, Çerkeslerin Osmanlı topraklarına gitmek için nedenleri bulunup bulunmadığı değildir. Asıl soru, kendi yurtlarında güven içinde yaşamaya devam edebilecekleri bir ortamın olup olmadığıdır.
Muhanov’un mantığına göre bir insanın önünde iki seçenek varsa, yaptığı seçim özgür bir seçimdir, sorumluluk da ona aittir. İnsanların önüne konulan anavatan seçeneklerinin niteliği, yani yaşanmaz bataklıklar olması onun için hiç önemli değildir.
Şu da bir gerçek, sağ kalanlar her şeye rağmen “Tamam, biz razıyız, bataklık bölgelere gidip orada yaşayacağız” deseler dahi Ruslar onlara bu şansı vermeyecekti.
Çünkü sürgün kararı çoktan alınmıştı ve bunu Çarın generalleri yazdıklarıyla itiraf ediyorlar zaten.
Ayrıca Muhanov’un “Çerkesler göç etti” anlatısı sadece insanların gittiklerini anlatıyor ama neden gitmek zorunda kaldıklarını açıklamıyor.
Dolayısıyla bu açıklaması, açıklama filan değil, sadece laf cambazlığıdır.
“RUSYA’DA HÂLÂ ADIGELER YAŞIYOR, ÖYLEYSE SOYKIRIM, SÜRGÜN YAŞANMADI” SÖYLEMİ…
Muhanov, Adıge halklarının bugün Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar ve Adıgey’de yaşamaya devam ettiğini söyleyerek, bunu Çerkeslerin kırıldığı ve bütünüyle sürüldüğü iddialarına karşı kanıt olarak ileri sürüyor.
Bu çıkarım mantıken geçersizdir.
Bir halkın risk olmaktan çıkmış, kılıç artığı denilebilecek % 5’lik küçük bir grubunun tarihî yurtlarında kalmasına hasbelkader göz yumulmuş olması, soykırım gerçeğini örtemeyeceği gibi, diğer üyelerinin kitlesel sürgüne uğramadıklarına da delil teşkil etmez.
Bir topluluğun bugün varlığını sürdürmesi, geçmişte yaşanan soykırım ve zorla yerinden etme politikalarına uğradığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Muhanov, anavatandaki bir avuç varlığını, geçmişteki soykırım ve sürgünün karşısına koyarak basit ama kullanışlı bir safsataya başvuruyor: “Madem Adıgeler bugün de Rusya’da yaşıyor, öyleyse Çerkeslerin sürgün edildiği veya yok edilmeye çalışıldığı iddiaları doğru değildir” (!) diyor.
Peki, Kafkasya’daki nüfusla, diasporadaki nüfus arasındaki tarihsel ilişkiyi nasıl açıklayacaksınız? Diasporanın hangi koşullarda oluştuğunu, yüz binlerce insanın neden yurtlarından uzakta olduğunu, tarihî vatanın demografisindeki keskin değişikliği ne zaman sorgulayacaksınız?
Bir halkın bugün nerede yaşadığı kadar, tarihî yurdunun hangi koşullarda boşaldığı, nüfusunun ne kadarının sürgüne gittiği ve geride kalanların hangi şartlarda yaşadığı önemli değil mi?
Bugünkü varlığı geçmişteki kayıpların inkârına dayanak yapmak, tarihsel sorumluluktan kaçmaya çalışmak değil midir?
Soykırım iddiasının hukuki değerlendirmesi de bugün kaç kişinin hayatta olduğuna bakılarak yapılamaz. İlgili fiiller, tarihsel koşullar ve özel kasıt olup olmadığı birlikte değerlendirilmelidir.
Muhanov, bir halkın varlığını sürdürmesini o halkın yaşadığı felaketin inkârına malzeme yapmaya çalışıyor. Tarihçi ciddiyetiyle bağdaşmayan bu yaklaşım, imparatorluğun çıkarlarına hizmet eden sonuçları öne çıkarırken, bu sonuçların bedelini ödeyenlerin tarihini de görünmez kılmayı hedefliyor.
GÜÇ, HAKLILIK DEĞİLDİR!
Muhanov söyleşi boyunca Rusya’nın Kafkasya’yı askerî denetim altına almış olmasını “tarihsel meşruiyet” göstergesi gibi sunuyor. Kuzey Kafkasya meselesinin uluslararası gündemden çıkması ve imparatorluğun iç meselesine dönüşmesini de hâkimiyetin yerleşmesinin doğal sonucu olarak ele alınıyor.
Oysa bir devletin askerî zafer kazanması, rakiplerine yeni durumu kabul ettirmesi veya ele geçirdiği bölge üzerinde uzun süre denetim kurması, o topraklar üzerinde hakkı olduğunun delili değildir.
Uluslararası siyasetin gündemi değişebilir, güç dengeleri yeniden şekillendirilebilir, diğer devletler ortaya çıkan duruma razı olabilir. Bunların hiçbiri, yerli halkların iradesi hakkında tek başına hüküm vermez.
Bir işgalin zamanla olağanlaşması, onu geçmişe dönük olarak meşru kılmaz. Bir bölgenin imparatorluğun iç meselesi sayılması da o bölgenin hangi koşullarda imparatorluğa katıldığını unutturamaz.
Muhanov, konjonktürel gerçeklikle tarihsel hakikati birbirine karıştırıyor. Rusya’nın hâkimiyet kurmuş olması, bu hâkimiyetin nasıl kurulduğu sorusunu ortadan kaldırmıyor. Askerî gücün ortaya çıkardığı fiilî durum, kendi başına ahlaki bir hak doğurmuyor.
Tarih, yalnızca kimin kazandığını kaydetmek değildir; kazananın hangi yöntemlerle kazandığını, kaybedenin neleri yitirdiğini ve kurulan düzenin hangi şartlarda ortaya çıktığını da sorgulamaktır. Muhanov işte bunu yapmıyor. Onun anlatımında galibin başarısı var, mağdurun kayıpları yok; imparatorluğun güvenlik kaygısı var, halkların güvenliği yok; hâkimiyetin nasıl yerleştiği var, bu hâkimiyetin kimin iradesini ezdiği ise yok.
Bu nedenle Muhanov’un söyleşisi, yalnızca eksik bir tarih anlatımı değil; Rus İmparatorluğu’nun yayılmacılığını meşrulaştıran, galibin çıkarlarını tarihsel hakikat gibi sunan bir savunma metnidir.
Kısacası Muhanov, tarihçi kisvesi altında gerçekleri deforme edip imparatorluk tezlerini haklı çıkarmakla görevli tam bir “sahibinin sesi”dir.
SONUÇ
Muhanov’un söyleşisinin temel sorunu açıktır: Sadece Rusya’nın çıkarları ve güvenlik kaygıları merkeze alınıyor; Kafkas halklarının bağımsızlık mücadeleleri ise ya görmezden geliniyor ya da Rusya’nın güvenliğini tehdit eden bir unsur olarak takdim ediliyor.
Askerî ilerleme ve idari yapılanma anlatılıyor, fakat bunların yerli halklar açısından ne anlama geldiği sorgulanmıyor.
Çerkeslerin kitlesel sürgünü kabul ediliyor, ancak zorlayıcı şartlar ve Rus askerî politikasının sorumluluğu, sürgünün icrası sırasındaki lojistik sorunlar ve bireysel tercihler üzerinden izah edilmeye çalışılıyor.
Adıgelerin bir bölümünün tarihî yurtlarında yaşamaya devam etmesi de soykırım ve sürgünün tarihsel niteliğini geçersiz kılan bir kanıt gibi kullanılmaya çalışılıyor.
Bütün bu argümanların ortak noktası aynı: Rusya’nın yaptığı her şeyin gerekçesi var, fakat Rusya’nın yaptıklarından zarar gören halkların ne düşündüğünün ehemmiyeti yok!
Bir devletin güvenlik kaygıları olabilir, ama Rusya’nın stratejik hedefleri bu halkların özgürlüklerinin, kendi geleceklerini belirleme haklarının üzerinde değildir. Bir imparatorluğun kendisini güvenceye almak istemesi, başka halkların yurtlarını gasp etmesine, direnişlerini bastırmasına ve onları kitlesel biçimde yerinden etmesine meşruiyet kazandırmaz.
Sorulması gereken sorular hâlâ ortadadır:
– Rusya, Kafkasya’daki askerî ve siyasi hâkimiyetini hangi hakka dayanarak kurdu?
– Güvenlik gerekçesiyle yürütülen askerî harekâtlar, bölge halklarının topraklarını ve siyasi bağımsızlıklarını nasıl etkiledi?
– Çerkeslerin kitlesel sürgününde Rus askerî politikasının rolü neydi?
– İnsanların yurtlarını terk etmesini özgür bir tercih sayabilmek için, önlerinde gerçekten güvenli ve sürdürülebilir bir yaşam seçeneği olması gerekmez miydi?
– Bir halkın küçük bir kısmının bugün tarihî yurdunda varlığını sürdürmesi, geçmişte yaşanan kitlesel sürgünün ve kayıpların inkârına dayanak yapılabilir mi?
Bu sorulara cevap vermeden Rusya’nın Kafkasya’daki hâkimiyetini “istikrarın sağlanması” olarak anlatmak, tarih ilminin gereğini yerine getirmek değil, imparatorluk palavralarını tarih diye yutturmaya çalışmak demektir.
Çünkü Kafkasya hiçbir zaman, Rusya’nın güvenlik gerekçesiyle üzerine çökebileceği boş bir coğrafya değildi. Kuzey ve Güney Kafkasya halklarının yurtları, siyasi yapıları, kendi tercih ettikleri bir yaşam ve kendi geleceklerini belirleme iradeleri hep vardı. Rusya’nın bu iradeyi askerî güçle bastırmış olması, onu yok sayma hakkı vermez.
Muhanov öncelikle vicdan murakabesi yapmalı: Tarihçinin görevi, imparatorluk yönetimlerinin utanç sebebi yalanları tekrarlamak değil; o anlatının meşrulaştırmaya çalıştığı işgali, bastırılan direnişi ve zorla yerinden edilen halkların kayıplarını sorgulamak, ihlal edilen haklarını ortaya koymaktır. Aksi hâlde tarihçi, hakikatin peşindeki bir araştırmacı olmaktan çıkar; sadece güçlü olanın kendisi için yazdığı hikâyeyi tekrarlayan bir propaganda memuruna dönüşür.
İşgaller, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin haklılık kazanmaz. Siz istediğiniz kadar sürgüne “tercih”, işgale “güvenlik”, zorla kurulan hâkimiyete “istikrar” deyin; kelime oyunları gerçeği değiştirmez.
Hangi kelimeleri kullanırsanız kullanın, zulmü aklayamazsınız.
Safınızı tercihleriniz belirler: ya mazlumdan yanasınızdır, ya da zalimden.
Zalim, hükmünü sonsuz sanır ama mazlumun ahı sahipsiz kalmaz.
—————————————————
[1] Komsomolskaya Pravda, Как Кавказ становился российским /История освоения Кавказа от Петра I до революции, https://www.kp.ru/daily/26076/2982109, 17 Mayıs 2013
[2] “Kayda değer bütün etkenler göz önüne alındığında 1859-1979 yılları arasında çoğu Çerkes olmak üzere 2 milyon Kafkas’ın Rusya’yı terk ettiği tahmininde bulunmak akla yatkın görünmektedir. Ancak bunlardan 1 milyon 500 bini hayatta kalmış ve Osmanlı topraklarına yerleşebilmişti. 1881 yılından 1914 yılına kadar olan sürede ise yaklaşık yarım milyon Çerkes daha, çok sayıda Müslümanla birlikte Rusya’da Kazan’dan ve Urallar’dan göç etmişti.” Kemal Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, İstanbul-2010, s. 170.



