Jannah Theme License is not validated, Go to the theme options page to validate the license, You need a single license for each domain name.
Erol Karayel

21 Mayıs: Sadece Bir Savaşın Sonu mu, Yoksa Bir Halkın Kıyameti mi?

EROL KARAYEL

Kavkaz-Uzel’de 22 Mayıs 2026’da yayımlanan “Tarihçiler, modern Rus akademik çalışmalarında Kafkas Savaşı’nın ne ölçüde incelendiğini değerlendirdiler”[1]  başlıklı bir dosya haberini, o hengâmeli günlerde bilahare değerlendirmek üzere arşivime kaydetmiştim; nihayet ele alma fırsatı doğdu.

Haber okuyanlara ilk bakışta Rus tarihçiliğinin Rus-Kafkas Savaşı’na yaklaşımını ele alan sıradan bir değerlendirme gibi görünebilir. Ancak satır aralarına dikkatle bakıldığında, haber aslında Rusya’da tarih yazımının içinde bulunduğu açmazı ve akademik özgürlüğün sınırlarını da ortaya koymaktadır.

Haberde görüşlerine başvurulan tarihçilerin önemli bir kısmının isimlerinin açıklanmayıp “Bir Tarihçi” diyerek tanımlanması tesadüf değildir. Çünkü günümüz Rusya’sında “Kafkas Savaşı”[2] yalnızca tarihi bir araştırma konusu değil, aynı zamanda siyasal sonuçları olan bir alandır. Bu nedenle tarihçiler, savaşın sonuçlarını ve Çerkes halkı üzerindeki etkilerini dile getirebilseler de, çoğu zaman bu sonuçlara yol açan devlet politikalarını / Rus siyasetini açık biçimde tartışmaktan kaçınmaktadır.

Nitekim son yıllarda Kabardey-Balkar Beşeri Bilimler Enstitüsü’ne yönelik baskılar, araştırmacılar üzerindeki idari ve siyasi denetim, tarihçilerin neden çoğu zaman anonim konuşmayı tercih ettiğini açıklar mahiyettedir. Dolayısıyla bugün Rus-Kafkas Savaşı üzerine Rusya’da görülen sessizlik, akademik ilginin doğal biçimde azalmasının değil, belirli sınırlar içine hapsedilmiş bir tartışma ortamının sonucudur.

Sessizliğin Sebebi “Kontrollü Unutturma”

Haberde yer alan tarihçilerden biri, 2014 sonrasında “Rus-Kafkas” Savaşı’nın Rus akademik gündeminin çevresine/çeperine itildiğini belirtiyor.

Bu tespit son derece önemlidir.

Çünkü burada cevaplanması gereken basit bir soru var: Rus İmparatorluğu tarihinin yaklaşık bir asra yayılan en uzun savaşlarından biri, milyonlarca insanın kaderini değiştiren böylesine büyük bir olay, nasıl olur da akademik ilginin dışına düşebilir?

Normal şartlarda Rus edebiyatında bile bu kadar güçlü iz bırakmış bir savaşın daha fazla araştırılması, yeni belgelerin ortaya çıkarılması ve farklı yorumların geliştirilmesi beklenir. Ancak Rusya’da tam tersi yaşanmaktadır.

Üstelik aynı tarihçiler, savaşın okul kitaplarında son derece yüzeysel anlatıldığını, birçok cumhuriyette bölgesel tarih kitaplarının bulunmadığını veya eğitim sistemine dahil edilmediğini de kabul etmektedir.

İşte ilk büyük çelişki burada ortaya çıkmaktadır: Bir yandan sürekli Rusya’nın Kafkasya ile tarihsel bağlarının önemi vurgulanırken, diğer yandan bu ilişkinin hangi şartlarda kurulduğu giderek görünmez hale getirilmektedir.

Oysa burada söz konusu olan yalnızca uzun bir savaşın tarihsel bilançosu değildir. Batı Kafkasya’da savaşın son döneminde uygulanan askerî ve zorunlu iskân politikaları, yerleşimlerin tahribi, sivil nüfusun yerinden edilmesi ve kitlesel sürgün, Çerkes toplumunun anayurdundaki varlığını ortadan kaldıran bir sürecin parçalarıdır. Bu sürecin niteliğini yalnızca “demografik felaket” olarak tanımlamak, yaşananların tarihsel ve insani boyutunu eksik bırakır. Çerkes tarihçiliği ve hafızası açısından bu sürece karşılık gelen kavram “soykırım”dır.

Dolayısıyla tartışmanın merkezinde yalnızca savaşın ne kadar anlatıldığı değil, savaşın sonucunda ortaya çıkan büyük yıkımın ve Çerkes toplumuna karşı işlenen cürmün hangi kavramlarla tanımlanacağı da bulunmaktadır.

Bu nedenle Kuzey Kafkasyalılar açısından mesele yalnızca bir tarih disiplininin ihmal edilmesi meselesi değildir. Mesele, geçmişin belirli bölümlerinin sistemli biçimde karartılması, unutturulmaya çalışılması ve Çerkes toplumuna karşı işlenen cürmün, maruz kaldığı kitlesel yok oluş ve sürgünün tarihsel niteliğinin görünmez hale getirilmesidir.

İmparatorluk Anlatımının Geri Dönüşü

Dosyada görüşlerine yer verilen tarihçilerden Zaurbek Kojev‘in tespitleri daha da dikkat çekici.

Kojev’e göre son yıllarda resmî söylem giderek Çarlık dönemindeki kavramsal çerçeveye yaklaşmaktadır:

– Kafkasya “yatıştırılmış”, “barışçıl hale getirilmiştir”,

– Haydut Dağlılar “cezalandırılmıştır”,

– İmparatorluk “düzeni tesis etmiştir”, vs.

Bu ifadeler tarafsız bir tarih yazımının kavramları değildir. Bunlar, XIX. yüzyıl sömürge literatürünün kullandığı klasik “işlenen cürmü meşrulaştırma” dilidir.

Çünkü “yatıştırma” ve “düzeni tesis etme” gibi kavramlar kullanıldığında, savaşın karşı tarafında bulunan toplumların maruz kaldığı askerî şiddet, yerleşimlerin yok edilmesi, zorunlu yer değiştirme ve kitlesel sürgün, yani kısaca soykırımı oluşturan unsurlar arka plana itilmektedir.

Oysa Çerkesler açısından savaşın sonu yalnızca askerî bir yenilgi değildir. Anayurdun büyük bölümünün boşaltılması ve nüfusun kitlesel biçimde sürülmesiyle sonuçlanan bu süreç, Çerkes toplumunun varlığı üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurmuş ve Çerkesler tarafından hafızalara soykırım ve sürgün olarak kodlanmıştır.

Daha ilginci ise, Sovyet döneminin son yıllarında aynı savaşın çoğu zaman “anti-kolonyal” ve “ulusal direniş” çerçevesinde yorumlanmış olmasıdır ki bu noktada ikinci büyük çelişki ortaya çıkmaktadır: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tarih yazımının daha özgür hale gelmesi beklenirken, tarih anlatımı (hadi ‘adil’ demeyelim de daha azına razı olarak) daha çoğulcu bir yapıya değil, iyice imparatorluk merkezli bir yoruma doğru evrilmiştir.

Bu durum yalnızca tarihi bir tercih değil, elbette ki pompalanan siyasi atmosferin (devlet politikalarının) bir yansımasıdır.

Tartışma Olayların Kendisi Üzerinde Değil

Dosya haberdeki en dikkat çekici noktalardan biri, tarihçiler arasında savaşın sonuçları konusunda ciddi bir ihtilaf bulunmamasıdır.

– Hiç kimse sürgünü inkâr etmiyor.

– Hiç kimse nüfusun büyük bölümünün anayurdundan ayrıldığını reddetmiyor.

– Hiç kimse Batı Kafkasya toplumlarının benzeri görülmemiş bir demografik yıkıma uğradığını sorgulamıyor. Hatta bazı tarihçiler bu durumu açıkça “demografik felaket” olarak tanımlıyor.

Öyleyse tartışma nedir?

Tartışma olayların yaşanıp yaşanmadığı üzerinde değil, olayların hangi kavramlarla ifade edileceği üzerindedir.

“Gönüllü Katılım mı?”

“İşgal mi?”

“Fetih mi?”

“Medenileştirme misyonu mu?”

“İsa Mesih öğretisini yaymak amacı mı?”

“Kolonizasyon mu?”

“Soykırım mı?”…

Asıl mesele burada ortaya çıkmaktadır.

Çünkü yaşananları yalnızca bir “savaş”, ardından gelenleri de yalnızca bir “sürgün” olarak tanımlamak, ortaya çıkan tablonun bütününü açıklamaya yetmemektedir. Batı Kafkasya’da Çerkes nüfusunun kitlesel biçimde yerinden edilmesi, yerleşimlerin ortadan kaldırılması ve anayurdun demografik yapısının zor yoluyla değiştirilmesi, birbirinden bağımsız olaylar değil, aynı tarihsel sürecin, aynı kötü niyetin ortak sonuçlarıdır.

Bu nedenle Çerkesler açısından Rus-Kafkas Savaşı’nın son döneminde yaşananların soykırım olarak tanımlanması, yalnızca kavramsal bir tercih değildir; kitlesel ölüm, zorunlu yerinden etme, nüfusun anayurdundan çıkarılması ve toplumsal varlığın parçalanmasıyla ortaya çıkan tarihsel tablonun niteliğine ilişkin somut bir tanımlamadır.

Rus resmî tarih anlatısı ise “soykırım”, “işgal” ve “kolonizasyon” gibi kavramların taşıdığı tarihsel ve siyasal sorumluluktan kaçmak için “gönüllü katılım” ve “entegrasyon” anlatısına yaslanmaktadır.

Kavramlar üzerindeki bu mücadele, aslında tarihsel hafızanın nasıl şekilleneceğine dair verilen mücadelenin kendisidir. Çar artıkları işledikleri suçları unutturmak için hafızalarımıza format atmaya çalışmaktadır.

21 Mayıs Neden Yaşamaya Devam Ediyor?

Haberdeki tarihçilerden biri, Doğu Kafkasya’da 21 Mayıs’a denk düşen benzer bir hafıza tarihinin bulunmadığını, örneğin İmam Şamil’in teslim olduğu 25 Ağustos 1859’un aynı düzeyde anılmadığını belirtiyor.

Bu tespit gözlem olarak doğrudur; ancak hinlik yapılarak aradaki fark özellikle gözden kaçırılıyor. Çünkü bizim için 21 Mayıs’ın önemi, yalnızca bir savaşın sona erdiği gün olmasından kaynaklanmıyor.

21 Mayıs, Batı Kafkasya’da savaşın sonu ile anayurdun tamamen boşaltılmasını sembolize eder. Evet, Doğu Kafkasya da çok büyük acılar çekmiş, orada da soykırım uygulanmış, sonunda diz çökmek zorunda kalmış ama en nihayetinde sağ kalan insanları toprağında bırakılmıştır; Batı Kafkasyalılar ise savaşı kaybederken topraklarını da kaybetmiştir.

Daha da somutlaştırırsak, 21 Mayıs yalnızca askerî yenilgiyi değil, bir devleti, bir ordusu olmayan bir halkın soykırımdan geçirilmesini, anayurdunun zorla boşaltılmasını ve Çerkes toplumunun kitlesel biçimde sürgün edilmesini sembolize eder. Bu ise “insan içine çıkacak yüzüm olmalı” diyen hiçbir kadronun taşıyamayacağı çok çok ağır bir tablodur.

Bu nedenle 21 Mayıs, Çerkes hafızasında savaşın sona erdiği bir tarihten çok daha fazlasıdır. Bu tarih;

– Sürgünün,

– Muhaceretin,

– Parçalanmış ailelerin,

– Kaybolan köylerin,

– Dağılan ve yok oluşa mahkûm edilen nüfusun,

– Anayurdun demografik yapısının zorla değiştirilmesinin

ortak sembolü haline gelmiştir.

Bu nedenle Çerkes toplumsal hafızasında 21 Mayıs, tarihçilerin tanımladığı gibi yalnızca “savaşın son günü” değil; anayurdun sesinin kesildiği, coğrafyanın sessizliğe mahkûm edildiği gündür.

Ve bu hafızanın merkezinde sürgünü gerçekleştiren, Çerkes toplumunun anayurdundaki varlığını ortadan kaldıran ve tüm bunların bedelini henüz ödememiş insanlık düşmanı o fail bulunmaktadır.

***

Kavkaz-Uzel’in dosyası istemeden de olsa önemli bir gerçeği ortaya koyuyor:

Rus akademisinde Rus-Kafkas Savaşı üzerine bilgi eksikliği yoktur.

Eksik olan şey, bu bilgilerin kamusal alana çıkmasını engelleyen demokratik ve vicdani zemindir.

Tarihçiler savaşın yıkıcı sonuçlarını, sürgünü, demografik felaketi ve eğitim sistemindeki eksiklikleri kabul etmektedir.

Fakat bütün bu olguların neden devletin resmî anlatılarının merkezinde yer almadığı sorusu cevapsız bırakılmaktadır. Daha da önemlisi, yaşananların sonuçları kabul edilirken, bu sonuçları doğuran devlet politikalarının niteliği konusunda aynı açıklık, netlik gösterilmemektedir.

Çerkesler açısından burada yalnızca tarihsel bir kavram tartışması yoktur. Bir halkın kırımdan geçirilmesi, sağ kalanların kitlesel olarak anayurdundan çıkarılması, nüfusunun büyük bölümünün sürgüne gönderilmesi ve geride kalanların da kendi topraklarındaki demografik üstünlüğünü kaybetmesi, sadece ve sadece “SOYKIRIM” kavramı ile izah edilebilir.

Bu nedenle “soykırım” kavramının kullanılmasına yönelik çekince, yalnızca akademik bir terminoloji tartışması olarak görülemez. Kavramın reddedilmesi veya olayların yalnızca “savaş”, “sürgün” ya da “demografik felaket” ifadeleriyle sınırlandırılması, aynı zamanda bu tarihsel sürecin sorumluluğunun ve niteliğinin nasıl hatırlanacağının dayatılması meselesidir.

21 Mayıs etrafındaki tartışmaların özü de burada yatmaktadır.

Mesele yalnızca geçmişte ne yaşandığı değildir.

Mesele, geçmişte yaşananların bugün “nasıl hatırlanacağına” kimin karar vereceğidir.

Ve bu nedenle 21 Mayıs, bir askerî yenilginin ya da savaşın sonu değil; soykırımın, sürgünün ve unutulmaya karşı direnen tarihsel hafızanın sembolü olmaya devam edecektir.

—————————-

[1] “Историки оценили масштабы изучения Кавказской войны в современной российской науке” Источник: https://www.kavkaz-uzel.eu/articles/423451

[2] Bir sonraki yazımızda da şu “Kafkas Savaşı” isimlendirmesindeki garabeti ele alacağız. Rusların dayattığı bu terminolojinin maksatlı olduğunu artık herkes fark etmeli.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu