MEHDİ NÜZHET ÇETİNBAŞ’IN “KAFKASYALI DEDEM” KİTABI HAKKINDA
Sadece Bir Ailenin Hikâyesi Değil, Bir Halkın Hafızası

Bazı kitaplar yalnızca bir ailenin geçmişini anlatmaz; ait olduğu toplumun ve bir dönemin kolektif hafızasını taşır. Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın “Elveda Çerkesya” isimli yine aile eksenli romanından dokuz sene sonra kaleme aldığı “Kafkasyalı Dedem”, tam olarak bu niteliğe sahip bir eser.
Çetinbaş, kitabında kendi ailesi olan Thağapsovların yaklaşık yüz altmış yılı aşan hikâyesini anlatıyor. Ancak bu anlatım, sıradan bir soy ağacı veya aile kronolojisi olmanın çok ötesinde. Eser; Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına uzanan büyük bir tarihsel kırılmanın, göçün, kayıpların, yeni coğrafyalara tutunma çabasının ve kimliği koruma mücadelesinin bir nevi belgeseli niteliğinde.
Kitap, 1864 yılında Kafkasya’da yaşanan büyük trajedinin ardından başlıyor ve 2026 yılına kadar uzanan beş kuşaklık bir aile kesitini takip ediyor. Çarlık Rusyası dönemi, Kafkasya’daki sosyo-politik dönüşümler, zorunlu göç süreci, Osmanlı’ya yerleşme, Sovyet dönemi baskıları ve Türkiye’de yeniden hayat kurma mücadelesi; bir sülalenin şahitliği üzerinden aktarılıyor.
Çetinbaş kitabını, akademik bir araştırma yöntemiyle değil; kişisel hikâyeleri ve aile hatıralarını siyasi ve toplumsal tarihin kronolojisine gömerek okuyucuyu o dönemin atmosferini hissettirmeye çalışarak oluşturmuş. Bu nedenle eser, soğuk bir tarih anlatımı olmaktan ziyade, sözlü tarih çalışması ile edebî anlatım arasında, okuması kolay ve tesiri yüksek bir yerde duruyor.
Thağapsovların Yolculuğu
Kitabın başlangıç noktası, Karadeniz kıyısındaki Thağapş köyünde yaşayan Thağapsov sülalesidir. 1864 sonrasında yaşanan büyük kırılmayla birlikte kıyı bölgelerindeki Çerkes nüfusu zorunlu göçle karşı karşıya kalır. Thağapsovlar, Osmanlı’ya gitmek yerine ata topraklarında kalmayı tercih ederler ancak eski yaşam alanlarından ayrılmak zorunda bırakılırlar.
Ailenin bir kolu, Yağaruk’un öncülüğünde Maykop çevresinde yeni kurulan Hatujkuay yerleşimine yerleşir. Yağaruk’un torunu Pşıbiy, küçük yaşlardan itibaren dönemin değişen dünyasıyla karşı karşıya kalır. Rusça öğrenir, eğitim görür ve babasının vefatıyla genç yaşta ailesinin sorumluluğunu üstlenir.
Pşıbiy’in en yakın dostu Hatko Janhot Efendi ise kitabın en dikkat çekici figürlerinden biridir. Evini adeta bir eğitim merkezine dönüştüren Janhot Efendi; Kur’an eğitiminin yanında Adığece okuma-yazma kursları verir, yeni nesiller yetiştirir. Bu yönüyle kitap, Çerkes toplumundaki erken dönem eğitim ve aydınlanma çabalarından da önemli bir kesit sunmaktadır.
Misyon adamı olan ve fedakarane bir performans gösteren fakat hayatları kızıl zindanlarda sona eren Janhot efendi ve oğlu Ahmet’in hayatı, başlı başına bir roman konusu olacak özellikler taşıyor. Umarım bu vatanperver örnek insanların hayatları araştırılıp gün yüzüne çıkarılır, hak ettikleri şekilde anılırlar.
Ayrılıklar, Göçler ve Kayıplar
Kitap ilerledikçe Thağapsov ailesinin hikâyesi, dönemin makro tarihsel olaylarıyla iç içe geçiyor. Çarlık Rusyası’nın son dönemi, 1905 Devrimi, Bolşevik hareket, Osmanlı’daki siyasi değişimler ve sonrasında yaşanan Sovyet baskıları aile mensubu şahısların hayatlarını doğrudan şekillendiriyor.
Pşıbiy’in oğlu Kadir’in yaşadığı süreç, kitabın dramatik yükü en ağır bölümlerinden birini oluşturuyor. Kafkasya’da hakkında verilen idam kararı nedeniyle anayurdundan kaçmak zorunda kalan Kadir, İstanbul’a gelir ve ardında sevdiği Dışehan’ı bırakır. Mektuplarla sürdürülen bu hasret, dönemin çalkantılı şartları, çekilen demirperdeler nedeniyle kavuşmayla sonuçlanmaz. Kadir’in Türkiye’de, Kocaeli Uzuntarla’da (Hacemkohable) yeni bir hayat kurma çabası, aslında binlerce sürgün ve göçmenin yaşadığı ortak kaderin somut bir örneğidir.
Aile Hafızası Neden Önemlidir?
“Kafkasyalı Dedem” in en kıymetli taraflarından biri de mikro tarih dediğimiz aile tarihlerinin neden yazılması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor olmasıdır. Büyük tarih çoğu zaman savaşlar, devletler ve siyasi liderler üzerinden ilerler. Ancak toplumların gerçek ve yaşayan hafızası, ailelerin yaşadığı bu küçük ama derin hikâyelerde saklıdır. Bir sülalenin göçü, bir babanın mücadelesi, bir evde saklanan eski bir nesne veya kuşaktan kuşağa aktarılan bir hatıra bir halkın kültürel omurgasını oluşturur.
Aile tarihi yazmak, yalnızca geçmişte kimlerin yaşadığını kayıt altına almak değildir. Aynı zamanda bir toplumun hangi şartlardan geçtiğini, hangi değerlerle ayakta kaldığını, kimliğini nasıl koruduğunu ve gelecek kuşaklara ne aktarması gerektiğini anlamaktır. Bu nedenle bu çalışma, sadece tek bir sülalenin kitabı değil; benzer hikâyeleri ve acıları taşıyan bütün aileler için adeta bir prototip olmuş. Dileriz benzerleri gelir.
Belgesel Değeri ve Anlatım Üslubu
Eser bir kurgu roman değil; çünkü gücünü tamamen gerçeklikten alıyor. Ancak anlatım biçimi yer yer bir roman akıcılığında. Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın edebiyat öğretmenliği geçmişi, kitabın diline olumlu yansımış; temiz, sade ve yormayan bir Türkçe tercih edilmiş. Bu okumayı kolaylaştırıyor.
Bununla birlikte, yaklaşık yüz altmış iki yıllık bir sürecin 218 sayfaya sığdırılması, doğal olarak bazı karakterlerin ve olayların hızlı geçilmesine neden olmuş. Bir yayıncı olarak, gözüme çarptığı için teknik bir eleştiride de bulunacağım: Kitabın blok yazılar yerine tematik alt bölümlere ayrılarak yapılandırılması okunmasını kolaylaştırır, dolayısıyla okurun kitaba hakimiyetini ve okuma hevesini artırırdı, bu yapılmamış. Bu teknik detay, eserin taşıdığı temel değeri gölgeleyecek bir şey değil tabii ki, “kitabın tenkid edilecek hiçbir tarafı yok mu” diyecekler için nazar boncuğu olması kabilinden ilave etmek istedim.
Kitabın sonunda yer alan mevzu edilen kahramanlara ve Kafkasya menşeili nesnelere ait fotoğraflar ise belgesel yönünü pekiştiriyor.
Hatırlamak ve Aktarmak
“Kafkasyalı Dedem”, bir ailenin geçmişine bakarken aslında bir halkın trajedisine ve direncine şahitlik etmemizi sağlıyor. Bu tür sözlü tarih çalışmalarının asıl değeri, unutulmaya yüz tutan hayatları kayıt altına alarak zamana karşı korumalarında yatar.
Toplumlar sadece resmi tarih kitaplarıyla var olamazlar. Kolektif hafıza, dedelerin anlatımlarında, aile sandıklarında saklanan eşyalarda ve eski fotoğraflarda yaşar. 10 Mayıs’ta açılış merasiminde gördük, Mehdi Nüzhet Çetinbaş, Kafkasya’dan gelen dedelerinden kalan hatıraları Uzuntarla’daki Çerkes Müzesi’ne teslim ederek fiziki bir koruma da sağlamış durumda. Ancak daha da önemlisi, bu bilgileri kitaplaştırarak şahsi anıları toplumsal bir sermayeye dönüştürmüş ve geleceğe miras bırakmış olmasıdır. Eser, kendi aile sandığını açmak ve geçmişiyle yüzleşmek isteyen herkes için kıymetli bir teşvik niteliğinde.
Mehdi Çetinbaş Hocaya bu kıymetli ve örnek çalışması için candan teşekkür ediyorum.
Benzer aile hikayelerinin çoğalması ümidiyle.





